kuvayi milliye destanı

FaceBook  Twitter  

kuvay-ı  milliye destanı
başlangıç
onlar
onlar ki toprakta karınca, suda balık, havada kuş kadar çokturlar; korkak, cesur, câhil,
hakîm ve çocukturlar ve kahreden yaratan ki onlardır,
destânımızda yalnız onların mâceraları vardır.
onlar ki uyup hainin iğvâsına
sancaklarını elden yere düşürürler ve düşmanı meydanda koyup
kaçarlar evlerine ve onlar ki bir nice murtada hançer üşürürler ve yeşil bir ağaç gibi gülen ve merasimsiz ağlayan
ve ana avrat küfreden ki onlardır, destânımızda yalnız onların mâceraları vardır.
demir, kömür ve şeker ve kırmızı bakır ve mensucat ve sevda ve zulüm ve hayat ve bilcümle sanayi kollarının ve gökyüzü ve sahra ve mavi okyanus
ve kederli nehir yollarının, sürülmüş toprağın ve şehirlerin bahtı
bir şafak vakti değişmiş olur, bir şafak vakti karanlığın kenarından
onlar ağır ellerini toprağa basıp doğruldukları zaman.
en bilgin aynalara en renkli şekilleri aksettiren onlardır. asırda onlar yendi, onlar yenildi.
çok sözler edildi onlara dair ve onlar için :
zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktur, denildi.
birinci bap
yıl 1918-1919 ve karayılan hikâyesi ateşi ve ihaneti gördük ve yanan gözlerimizle durduk bu dünyanın üzerinde.
istanbul 918 teşrinlerinde, izmir 919 mayısında
ve manisa, menemen, aydın, akhisar : mayıs ortalarından haziran ortalarına kadar yani tütün kırma mevsimi, yani, arpalar biçilip
buğdaya başlanırken yuvarlandılar... adana,
antep, urfa, maraş : düşmüş dövüşüyordu...
ateşi ve ihaneti gördük. ve kanlı bankerler pazarında memleketi alaman'a satanlar, yan gelip ölülerin üzerinde yatanlar düştüler can kaygusuna ve kurtarmak için başlarını halkın gazabından karanlığa karışarak basıp gittiler. yaralıydı, yorgundu, fakirdi millet, en azılı düvellerle dövüşüyordu fakat, dövüşüyordu, köle olmamak için iki kat, iki kat soyulmamak için.
ateşi ve ihaneti gördük.
murat nehri, canik dağları ve fırat, yeşilırmak, kızılırmak, gültepe, tilbeşar ovası, gördü uzun dişli ingiliz'i. ve aksu'yla köpsu, karagöl'le söğüt gölü
ve gümüş basamaklı türbesinde yatan büyük, âşık ölü, şapkası horoz tüylü italyan'ı gördü. ve çukurova, kıyasıya düzlük, uçurumlar, yamaçlar, dağlar kıyasıya ve seyhan ve ceyhan ve kara gözlü yürük kızı, gördü mavi üniformalı fransız'ı. ve devam ettik ateşi ve ihaneti görmekte. eşraf ve âyân ve mütehayyizânın çoğu ve ağalar : bağdasar ağa'dan kellesi büyük mehmet ağa'ya kadar, düşmanla birlik oldular. ve inekleri, koyunları, keçileri sürüp, götürüp,
gelinlerin ırzına geçip, çocukları öldürüp ve istiklâli yakıp yıktıkça düşman, dağa çıktı mavzerini, nacağını, çiftesini kapan ve çığ gibi çoğaldı çeteler ve köylülerden paşalar görüldü, kara donlu köylülerden. ve bizim tarafa geçenler oldu
tunuslu ve hindli kölelerden. ve türkistanlı hacı ahmet, kısık gözleri, seyrek sakalı, hafif makinalı tüfeğiyle dağlarda bir başına dolaştı. ve sabahleyin ve öğle sıcağında ve akşamüstü ve ayışığında ve yıldız alacasında geceleyin, ne zaman sıkışsa bizimkiler, peyda oluverdi, yerden biter gibi o ve ateş etti ve düşmanı dağıttı ve kayboldu dağlarda yine.
ateşi ve ihaneti gördük. dayandık, dayandık her yanda, dayandık izmir'de, aydın'da, adana'da dayandık, dayandık, urfa'da, maraş'ta, antep'te.
antepliler silâhşor olur, uçan turnayı gözünden kaçan tavşanı ard ayağından vururlar ve arap kısrağının üstünde taze yeşil selvi gibi ince uzun dururlar.
antep sıcak,
antep çetin yerdir. antepliler silâhşor olur. antepliler yiğit kişilerdir.
karayılan karayılan olmazdan önce antep köylüklerinde ırgattı. belki rahatsızdı, belki rahattı, bunu düşünmeğe vakit bırakmıyordular,
yaşıyordu bir tarla sıçanı gibi ve korkaktı bir tarla sıçanı kadar.
yiğitlik atla, silâhla, toprakla olur, onun atı, silâhı, toprağı yoktu. boynu yine böyle çöp gibi ince ve böyle kocaman kafalıydı karayılan karayılan olmazdan önce.
düşman antep'e girince antepliler onu
korkusunu saklayan bir fıstık ağacından alıp indirdiler.
altına bir at çekip eline bir mavzer
verdiler.
antep çetin yerdir. kırmızı kayalarda yeşil kertenkeleler. sıcak bulutlar dolaşır havada ileri geri...
düşman tutmuştu tepeleri, düşmanın topu vardı. antepliler düz ovada
sıkışmışlardı. düşman şarapnel döküyordu,
toprağı kökünden söküyordu. düşman tutmuştu tepeleri. akan : antep'in kanıydı.
düz ovada bir gül fidanıydı
karayılan'ın karayılan olmazdan önceki siperi. bu fidan öyle küçük, korkusu ve kafası öyle büyüktü ki onun, namlıya tek fişek sürmeden yatıyordu yüzükoyun.
antep sıcak, antep çetin yerdir. antepliler silâhşor olur. antepliler yiğit kişilerdir. fakat düşmanın topu vardı.
ve ne çare, kader, düz ovayı antepliler
düşmana bırakacaklardı.
«karayılan» olmazdan önce umurunda değildi karayılan'ın kıyamete dek düşmana verseler antep'i. çünkü onu düşünmeğe alıştırmadılar. yaşadı toprakta bir tarla sıçanı gibi, korkaktı da bir tarla sıçanı kadar.
siperi bir gül fidanıydı onun, gül fidanı dibinde yatıyordu ki yüzükoyun ak bir taşın ardından
kara bir yılan çıkardı kafasını. derisi ışıl ışıl, gözleri ateşten al, dili çataldı. birden bir kurşun gelip kafasını aldı. hayvan devrildi kaldı.
karayılan karayılan olmazdan önce kara yılanın encâmını görünce haykırdı avaz avaz ömrünün ilk düşüncesini .
«ibret al, deli gönlüm, demir sandıkta saklansan bulur seni, ak taş ardında kara yılanı bulan ölüm.»
ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp bir tarla sıçanı kadar korkak olan, fırlayıp atlayınca ileri bir dehşet aldı anteplileri,
seğirttiler peşince. düşmanı tepelerde yediler.
ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp bir tarla sıçanı kadar korkak olana : karayilan dediler.
«karayılan der ki : harbe oturak, kilis yollarından kelle getirek,
nerde düşman varsa orda bitirek, vurun ha yiğitler namus günüdür...»
ve biz de bunu böylece duyduk ve çetesinin başında yıllarca nâmı yürüyen karayılan'ı ve anteplileri ve antep'i
aynen duyup işittiğimiz gibi destânımızın birinci bâbına koyduk.
ikinci bap
yıl yine 1919 ve istanbul'un hâli ve erzurum ve sivas kongreleri ve kambur kerim'in hikâyesi biz ki istanbul şehriyiz, seferberliği görmüşüz : kafkas, galiçya, çanakkale, filistin, vagon ticareti, tifüs ve ispanyol nezlesi bir de ittihatçılar, bir de uzun konçlu alman çizmesi 914'ten 18'e kadar
yedi bitirdi bizi. mücevher gibi uzak ve erişilmezdi şeker erimiş altın pahasında gazyağı ve namuslu, çalışkan, fakir istanbullular sidiklerini yaktılar 5 numara lâmbalarında. yedikleri mısır koçanıydı ve arpa
ve süpürge tohumu ve çöp gibi kaldı çocukların boynu. ve lâkin tarabya'da, pötişan'da ve ada'da kulüp'te aktı ren şarapları su gibi
ve şekerin sahibi kapladı miloviç'in yorganına 1000 liralıkları.
miloviç de beyaz at gibi bir karı. bir de sakalı halife'nin, bir de vilhelm'in bıyıkları.
biz ki istanbul şehriyiz, güzelizdir, dört yanımız mavi mavi dağdır, denizdir. öfkeli, büyük bir şair : «ey bin kocadan arta kalan bilmem neyi bakir» demiş bize ve bir başkası, yekpare acem mülkünü fedâ etti bir sengimize.
biz ki istanbul şehriyiz, işte, arzederiz halimizi türk halkının yüce katına.
mevsim yazdır, 919'dur. ve teşrinlerinde geçen yılın dört düvele teslim ettiler bizi, gözü kanlı dört düvele anadan doğma çırılçıplak. ve kurumuştu ve kan içindeydi memelerimiz.
biz ki istanbul şehriyiz, fransız, ingiliz, italyan, amerikan bir de yunan, bir de zavallı afrika zencileri yer bitirir bizi bir yandan, bir yandan da kendi köpek döllerimiz : vahdettin sultan, ve damadı ferit ve ingiliz muhipleri ve mandacılar.
biz ki istanbul şehriyiz, yüce türk halkı,
malûmun olsun çektiğimiz acılar...
919 temmuzunun 23'üncü günü pek mütevazı bir mektep salonunda
in'ikad etti erzurum kongresi.
erzurum'un kışı zorludur balam,
tandırında tezek yakar erzurum, buz tutar yiğitlerinin bıyığı ve geceleyin karlı ovada kaskatı katılaşmış, donmuş görürsün karanlığı.
erzurum'da kavaklar, balam, erzurum'da kavaklar tane tane, kavaklarda tane tane yapraklar. ve terden ve toz dumandan ve sinekten geçilmez erzurum'da yaz gelip de bastı mıydı sıcaklar.
erzurum'un düzdür, topraktır damı. erzurum güzelleri giyer, balam, incecik ak yünden ehramı. yürek boynun büker, balam, erzurumlu türkülere. halim selimdir erzurum'un adamı
ve lâkin dönmesin gözü bir kere!...
erzurum'da on dört gün sürdü kongre : orda, mazlum milletlerden bahsedildi bütün mazlum milletlerden ve emperyalizme karşı dövüşlerinden onların.
orda, bir şûrayı millî'den bahsedildi,
iradei milliyeye müstenit bir şûrayı millî'den. buna rağmen,
«âsi gelmiyelim» diyenler vardı, «makamı hilâfet ve saltanata.» hattâ casuslar vardı içerde.
buna rağmen, «bütün aksâmı vatan bir küldür» denildi.
«kabul olunmaz,» denildi, «manda ve himaye...»
buna rağmen,
istanbul'da birçok hanımlar, beyler, paşalar,
türk halkından kesmişlerdi umudu. yağdırıldı telgraflar erzurum'a : «amerikan mandası altına girelim,» diye. «istiklâl, diyorlardı, şâyanı arzu ve tercihtir, amma bugün bu, diyorlardı, mümkün değil, birkaç vilâyet, diyorlardı, kalacak elde, şu halde, diyorlardı, şu halde, memâliki osmaniye'nin cümlesine şâmil amerikan mandaterliğini talep etmeği memleketimiz için en nâfi bir şekli hal kabul ediyoruz.»
fakat bu şekli halli kabul etmedi erzurumlu. erzurum'un kışı zorludur balam, buz tutar yiğitlerin bıyığı. erzurum'da kaskatı, dimdik ölür adam, kabullenmez yılgınlığı...
istanbul'da hanımlar, beyler, paşalar, tül perdeler, kravatlar, apoletler, şişeler, çıtı pıtı dilleri ve pamuk gibi elleri ve biçare telgraf telleri devretmek için amerika'ya anadolu'yu şöyle diyorlardı erzurum'dakilere : «bizi bir başımıza bıraksalar, tarafgirlik, cehalet ve çok konuşmaktan başka müspet bir hayat kuramayız. işte bu yüzden amerika çok işimize geliyor. filipin gibi vahşi bir memleketi adam etti amerika. ne olacak, biz de on beş, yirmi sene zahmet çekeriz, sonra yeni dünya'nın sayesinde
istiklâli kafasında ve cebinde taşıyan bir türkiye vücuda geliverir. amerika, içine girdiği memleket ve millet hayrına nasıl bir idare kurduğunu avrupa'ya göstermek ister.
hem artık işi uzatmağa gelmez. çok tehlikeli anlar yaşıyoruz. sergüzeşt ve cidâl devri geçmiştir : türkiye'yi, geniş kafalı birkaç kişi belki kurtarabilir.»
4 eylül 919'da toplandı sıvas kongresi, ve 8 eylülde kongrede bu sefer yine ortaya çıktı amerikan mandası.
ak koyunla kara koyunun geçitte belli olduğu günlerdi o günler. ve istanbul'dan gelen bazı zevat, sapsarı yılgınlıklarıyla beraber ve ihanetleriyle birlikte bir de amerikan gazeteci getirmiştiler. ve erzurumlulardan ve sıvaslılardan ve türk milletinden çok işbu mister bravn'a güveniyorlardı. bu zevata : «istiklâlimizi kaybetmek istemiyoruz efendiler!» denildi. fakat ayak diredi efendiler : «mandanın, istiklâli ihlâl etmiyeceği muhakkak iken,» dediler, «herhalde bir müzâherete muhtacız diyorum ben,» dediler, «hem zaten,» dediler, «birbirine mani şeyler değildir istiklâl ile manda. ve esasen,»
dediler, «müstakil kalamayız böyle bir zamanda. memleket harap, toprak çorak, borcumuz 500 milyon,
vâridat ise 15 milyon ancak. ve allah muhafaza buyursun izmir kalsa yunanistan'da ve harbetsek,
düşmanımız vapurla asker getirir. biz erzurum'dan hangi şimendiferle nakliyat yapabiliriz?
mandayı kabul etmeliyiz, hemen,» dediler.
«onlar dretnot yapıyor, biz yelkenli bir gemi yapamıyoruz. hem, istanbul'daki amerikan dostlarımız : mandamız korkunç değildir, diyorlar, cemiyeti akvam nizamnamesine dahildir,
diyorlar.»
ve böylece, bin dereden su getirdi istanbul'dan gelen zevat. sıvas, mandayı kabul etmedi fakat,
«hey gidi deli gönlüm,» dedi, «akıllı, umutlu, sabırlı deli gönlüm,
ya istiklal, ya ölüm!» dedi.
kambur kerim de böyle dedi aynen. adapazarlıydı kambur kerim. seferberlikte ölen babası marangozdu.
seferberlik denince aklına kerim'in : çok beyaz bir yastıkta kara sakallı bir ölü yüzü, fahri bey çiftliğinde patates toplayıp kaz gütmek, mektep kitapları ve bir de saçları altın gibi sarı fakat alnı çizgiler içinde anası gelir. 335'te kerim eskişehir'e gitti, mektebe, teyzelerine ve dayısına.
dayısı şimendiferde makinistti. düşman elindeydi eskişehir.
kerim on dört yaşındaydı, kamburu yoktu.
dümdüzdü fidan gibi ve dünyaya meraklı bir çocuktu. dayısı sürmeğe gittiği günler şimendiferi
kerim'e ekmek vermediğinden teyzeleri (çok uzun saçlı, ihtiyar iki kadın) hintli askerlerle dost oldu kerim.
bunlar (şaşılacak şey) türkçe bilmeyen
ve siyah sakalları, siyah gözleri parlak, avuçlarının üstü esmer, içi ak
ve tel örgülerin üzerinden kerim'e bisküviti kutularla atan amcalardı. kocaman bir ambarları vardı, kerim içinde oynardı. ambarda nohut çuvalları, bakla, kuru üzüm, (şaşılacak şey, katırların yemesi için)
ve sonra cephane sandıklarıyla silahlar. bir gün dedi ki makinist dayısı kerim'e : «ambardan silâh çalıp bana getir,
gâvura karşı koyan zeybeklere göndereceğim.» ve ambardan silâh çaldı kerim : bir bir tane daha beş on. aldattı hindistanlı dostlarını
zeybekleri daha çok sevdiğinden. zaten çok sürmedi, parlak kara sakallı amcalar gitti, kerim geçirdi onları istasyona kadar. ertesi gün lefke köprüsünü atıp zeybekler gelince eskişehir'e
dayısı kerim'i elinden tutup verdi onlara. ve işte o günden sonra bugüne kadar kahraman bir türküdür ömrü kerim'in. eskişehir'den alıp onu
«kocaeli grubu» paşasına götürdüler. çatık kaşlı, yüzü gülmez bir paşaydı bu.
çabucak öğrendi kerim ata binmeyi, sığırtmaç olmayı
-zaten bilgisi vardı bunda- kayalardan genç bir keçi gibi inmeyi,
gizlenmeyi ormanda. ve bütün bu marifetleriyle kerim kaç kere ölüme bir kurşun atımı yaklaşarak ve «geçmiş olsun» dedikleri zaman şaşarak düşman içinden geçip getirdi haber götürdü haber. onu namlı bir «kaptan» gibi saydı çeteler,
bir oyun arkadaşı gibi sevdi çeteleri o. ve bir fidan gibi düz bir fidan gibi cesur bir fidan gibi vaadeden bir çocuğun sevinçle oynadığı bu müthiş oyun sürdü 1337'ye kadar...
kocaeli ormanı gürgen ve meşeliktir :
yüksek kalın. gökyüzü gözükmez. durgun bir geceydi. hafif yağmur yağmıştı biraz önce. fakat ıslanmamış ki yerde yapraklar karanlıkta hışırtılarla yürüyordu beygiri kerim'in. solda ilerde tepenin eteğinde ateş yanıyordu :
«tekneciler» diye anılan gâvur çetelerinin olmalı. dallardan damlalar düşüyordu kerim'in yüzüne. beygirin başı gittikçe daha çok karanlığa giriyor. ipsiz recep'in yanından dönüyordu kerim. kâatlar götürmüş kâatlar getiriyor. birdenbire durdu beygir, heykel gibi, -tekneciler'in ateşini görmüş olacak-
sonra birdenbire dörtnala kalktı. şaşırdı kerim. dizginleri bıraktı. sarıldı beygirin boynuna. deli gibi gidiyordu hayvan. çocuğa art arda çarpıyordu ağaçlar. meşeleri ve gürgenleriyle orman
karanlık bir rüzgâr gibi geçiyor iki yandan. kim bilir kaç saat böyle gidildi. orman bitti birdenbire. -ay doğmuş olacak ki ortalık aydınlıktı- ve kerim aynı hızla geldiği zaman
armaşa'nın altında başdeğirmenler'e beygir ansızın kapaklandı yere,
tekerlendi kerim. doğruldu. ve aklına ilk gelen şey saatına bakmak oldu. kırılmıştı camı. bindi beygire tekrar. hayvan topallıyordu biraz. uslu uslu yola koyuldular. sol kulağı kanıyordu kerim'in, kirezce'ye geldiler
(sapanca'yla arifiye arası), kerim durdu, biraz zor nefes alıyordu. geyve'ye girdi ertesi akşam. beli o kadar ağrıyordu ki inemedi beygirden
indirdiler. kerim'i bir yaylıya bindirdiler.
adapazarı. sonra belki on gün, belki on beş, kağnılar, mekkâre arabaları, sonra, gitgide daralan nefesi, yahşıhan, konya, sile nahiyesi (burda malûl gaziler için takma kol ve bacak yapılıyordu), ve nihayet hatçehan köyünden çıkıkçı şerif usta. hâlâ rüyalarında görür kerim
incecik bir yoldan eşekle gelip üzerine doğru eğilen bu çiçekbozuğu insan yüzünü. usta, ovdu kerim'i bayıltıncaya kadar. sonra, zifte koydu bu kırılmış dal gibi çocuk gövdesini. yirmi gün geçti aradan. ve sonra bir ikindi vakti ziftin içinden kerim'i kambur çıkardılar. üçüncü bap yıl 1920 ve arhaveli ismail'in hikâyesi ateşi ve ihaneti gördük.
düşman ordusu yine başladı yürümeğe.
akhisar, karacabey, bursa ve bursa'nın doğusunda aksu, çarpışarak çekildik...
920'nin 29 ağustos'u : uşak düştü. yaralı ve dehşetli kızgın fakat toprağımızdan emin,
dumlupınar sırtlarındayız. nazilli düştü.
ateşi ve ihaneti gördük. dayandık dayanmaktayız.
1920 şubat, nisan, mayıs, bolu, düzce, geyve, adapazarı :
içimizde hilâfet ordusu, anzavur isyanları.
ve aynı sıradan, 3 ekim konya. sabah. 500 asker kaçağı ve yeşil bayrağıyla delibaş girdi şehre. alaeddin tepesinde üç gün üç gece hüküm sürdüler. ve manavgat istikametlerinde kaçıp
ölümlerine giderken terkilerinde kesilmiş kafalar götürdüler.
ve 29 aralık kütahya : 4 top ve 1800 atlı bir ihanet yani çerkez ethem, bir gece vakti
kilim ve halı yüklü katırları, koyun ve sığır sürülerini önüne katıp
düşmana geçti. yürekleri karanlık,
kemerleri ve kamçıları gümüşlüydü, atları ve kendileri semizdiler...
ateşi ve ihaneti gördük. ruhumuz fırtınalı, etimiz mütehammil. sevgisiz ve ihtirassız çıplak devler değil, inanılmaz zaafları, korkunç kuvvetleriyle, silâhları ve beygirleriyle insanlardı dayanan. beygirler çirkindiler, bakımsızdılar,
hasta bir fundalıktan yüksek değillerdi. fakat bozkırda kişneyip köpürmeden sabırlı ve doludizgin koşmasını biliyorlardı.
insanlar uzun asker kaputluydu, yalnayaktı insanlar. insanların başında kalpak,
yüreklerinde keder, yüreklerinde müthiş bir ümit vardı. insanlar devrilmişti, kedersiz ve ümitsizdiler. insanlar, etlerinde kurşun yaralarıyla köy odalarında unutulmuştular. ve orda sargı, deri ve asker postalları halinde yan yana, sırtüstü yatıyorlardı. koparılmış gibiydi parmakları saplandığı yerden eğrilip bükülmüştü ve avuçlarında toprak ve kan vardı.
ve asker kaçakları, korkuları, mavzerleri, çıplak, ölü ayaklarıyla karanlıkta köylerin içinden geçiyorlardı. acıkmıştılar, merhametsizdiler, bedbahttılar.
şosenin ıssız beyazlığına inip nal sesleri ve yıldızlarla gelen atlıyı çeviriyor ve bolu dağında ekmek bulamadıkları için
deviriyorlardı uçurumlara : şayak, cıgara kâadı, tuz ve sabun yüklü yaylıları.
ve çok uzak, çok uzaklardaki istanbul limanında, gecenin bu geç vakitlerinde, kaçak silâh ve asker ceketi yükleyen laz takaları : hürriyet ve ümit,
su ve rüzgârdılar. onlar, suda ve rüzgârda ilk deniz yolculuğundan beri vardılar. tekneleri kestane ağacındandı, üç tondan on tona kadardılar ve lâkin yelkenlerinin altında fındık ve tütün getirip şeker ve zeytinyağı götürürlerdi.
şimdi, büyük sırlarını götürüyorlardı. şimdi, denizde bir insan sesinin ve demirli şileplerin kederlerini ve kabataş açıklarında sallanan
saman kayıklarının fenerlerini peşlerinde bırakıp ve karanlık suda amerikan taretlerinin önünden akıp küçük, kurnaz ve mağrur
gidiyorlardı karadeniz'e. dümende ve başaltlarında insanları vardı ki bunlar uzun eğri burunlu ve konuşmayı şehvetle seven insanlardı ki sırtı lâcivert hamsilerin ve mısır ekmeğinin zaferi için hiç kimseden hiçbir şey beklemeksizin bir şarkı söyler gibi ölebilirdiler...
karanlıkta kurşuni derisi kırmızıya boyanan baltabaş gemi
ingiliz torpitosudur. ve dalgaların üstünde sallanarak alev alev yanan : şaban reisin beş tonluk takası.
kerempe fenerinin yirmi mil açığında,
gecenin karanlığında, dalgalar minare boyundaydılar ve başları bembeyaz parçalanıp dağılıyordu. rüzgar :
yıldız - poyraz. esirlerini bordasına alıp
kayboldu ingiliz torpitosu. şaban reisin teknesi ateşten direğiyle gömüldü suya.
arheveli ismail bu ölen teknedendi.
ve şimdi kerempe fenerinin açığında, batan teknenin kayığında emanetiyle tek başınadır, fakat yalnız değil :
rüzgârın, bulutların ve dalgaların kalabalığı, ismail'in etrafında hep bir ağızdan konuşuyordu.
arheveli ismail kendi kendine sordu :
«emanetimizle varabilecek miyiz?» kendine cevap verdi : «varmamış olmaz.»
gece, tophane rıhtımında kamacı ustası bekir usta ona : «evlâdım ismail,» dedi, «hiç kimseye değil,» dedi, «bu, sana emanettir.»
ve kerempe fenerinde
düşman projektörü dolaşınca takanın yelkenlerinde,
ismail, reisinden izin isteyip, «şaban reis,» deyip, «emaneti yerine götürmeliyiz,» deyip atladı takanın patalyasına, açıldı.
«allah büyük ama kayık küçük» demiş yahudi. ismail bodoslamadan bir sağnak yedi, bir sağnak daha,
peşinden üç-kardeşler. ve denizi bıçak atmak kadar iyi bilmeseydi eğer alabora olacaktı.
rüzgâr tam kerte yıldıza dönüyor. ta karşıda bir kırmızı damla ışık görünüyor : sıvastopol'a giden bir geminin sancak feneri.
elleri kanayarak çekiyor ismail kürekleri.
ismail rahattır. kavgadan ve emanetinden başka her şeyin haricinde, ismail unsurunun içinde. emanet : bir ağır makinalı tüfektir. ve ismail'in gözü tutmazsa liman reislerini ta ankara'ya kadar gidip onu kendi eliyle teslim edecektir.
rüzgâr bocalıyor. belki karayel gösterecek. en azdan on beş mil uzaktır en yakın sahil. fakat ismail ellerine güvenir. o eller ekmeği, küreklerin sapını, dümenin yekesini ve kemeraltı'nda fotika'nın memesini aynı emniyetle tutarlar.
rüzgâr karayel göstermedi. yüz kerte birden atlayıp rüzgâr
bir anda bütün ipleri bıçakla kesilmiş gibi düştü.
ismail beklemiyordu bunu. dalgalar bir müddet daha
yuvarlandılar teknenin altında sonra deniz dümdüz ve simsiyah
durdu. ismail şaşırıp bıraktı kürekleri. ne korkunçtur düşmek kavganın haricine. bir ürperme geldi ismail'in içine. ve bir balık gibi ürkerek, bir sandal bir çift kürek ve durgun ölü bir deniz şeklinde gördü yalnızlığı. ve birdenbire
öyle kahrolup duydu ki insansızlığı yıldı elleri, yüklendi küreklere, kırıldı kürekler.
sular tekneyi açığa sürüklüyor. artık hiçbir şey mümkün değil.
kaldı ölü bir denizin ortasında kanayan elleri ve emanetiyle ismail. ilkönce küfretti. sonra, «elham» okumak geldi içinden. sonra, güldü, eğilip okşadı mübarek emaneti. sonra... sonra, malûm olmadı insanlara arhaveli ismail'in âkıbeti...
dördüncü bap
nurettin eşfak'in bir mektubu
ve bir şiiri kardeşim, sana bu mektubu ankara'da kuyulu kahvede yazıyorum. hep aynı anadolu havalarını çalıyor gramofon kocaman bir boru çiçeğine benzeyen ağzıyla, dışarda yağmur... mektepten istifa ettim. cepheye gidiyorum ihtiyat zabitliğiyle. çocuklarımıza türkçe okutmak,
öğretmek, sevdirmek onlara dünyanın en diri, en taze dillerinden birini,
kendi dillerini, güzel şey, büyük şey. fakat bu dilin insanları için çakmak çalmak cephede daha büyük daha güzel.
biliyorum : iş bölümünden bahsedeceksin. fakat, ankara'da çocuklara ders vermek, bozkırda ateş hattına girmek haksız ve hazin bir iş bölümü. öyle günlerde yaşıyoruz ki ben bir iş yapabildim diyebilmek için : hep alnının ortasında duyacaksın ölümü.
bak, tam sana bunları yazarken asker geçiyor sokaktan ; yağmurda harap postallarının meşinini ıslatarak meclis'in önüne doğru iniyorlar,
istasyona gidecekler. ve türkü söylerken, her nedense her zaman yaptığı gibi, sesini incelterek marş okuyor genç türk köylüsü : «ankara'nın taşına bak, gözlerimin yaşına bak...»
yüzleri mühim, dalgın ve yorgun. tıraşları uzamış biraz. elleri büyük ve esmer. elâ gözlüler, kara gözlüler, mavi gözlüler.
yine birdenbire yunus emre geldi aklıma. başka türlü anlıyorum ben yunus'u :
bence onda bütün bir devir dile gelmiş türk köylüsü : öte dünyaya dair değil, bu dünyaya dair kaygılarıyla...
bir şiir yazdım, garip bir şiir, «türk köylüsü» diye. bir tuhaf mı oluyor böyle günlerde şiir yazmak? her ne hâl ise, hoşça kal, gözlerinden öperim. kardeşin nurettin eşfak türk köylüsü
topraktan öğrenip kitapsız bilendir. hoca nasreddin gibi ağlayan bayburtlu zihni gibi gülendir. ferhad'dır kerem'dir ve keloğlan'dır. yol görünür onun garip serine, analar, babalar umudu keser, kahbe felek ona eder oyunu. çarşambayı sel alır, bir yâr sever el alır,
kanadı kırılır çöllerde kalır, ölmeden mezara koyarlar onu.
o, «yûnusû biçâredir baştan ayağa yâredir»,
ağu içer su yerine. fakat bir kerre bir derd anlayan düşmeyegörsün önlerine ve bir kerre vakterişip «-gayrık yeter!...» demesinler.
bunu bir dediler mi, «isrâfil sûrunu urur, mahlûkat yerinden durur», toprağın nabzı başlar onun nabızlarında atmağa.
ne kendi nefsini korur, ne düşmanı kayırır,
«dağları yırtıp ayırır, kayaları kesip yol eyler âbıhayat akıtmağa...»
beşinci bap
920'nin 16 martı ve
manastırlı hamdi efendi ve reşadiyeli veli oğlu memet'in hikâyesi «bu hamiyetli ve cesur, manastırlı hamdi efendi olmasaydı, istanbul felâketinden kim bilir haber almak için ne kadar intizarlar içinde kalacaktık. istanbul'da bulunan nâzır, mebus, kumandan, teşkilâtımız mensupları içinden bir zat çıkıp vaktiyle bize haber vermeği düşünmemiş olduğu anlaşılıyor. demek ki cümlesini heyecan ve helecan kaplamıştı. bir ucu ankara'da bulunan telin istanbul'da bulunan ucuna yanaşamayacak kadar şaşkın bir hale gelmiş olduklarına bilmem ki hükmetmek caiz olur mu?»
(nutuk, s. 295, devlet basımevi, istanbul 1938) 920'nin 16 martı.
öğleden evvel saat onda makina başında şöyle bir telgraf aldı ankara'daki :
«der-aliye 16/3/1920. ingilizler bastı bu sabah şehzadebaşı'ndaki muzika karakolunu. müsademe edildi. işgal altına alıyorlar istanbul'u şimdi. berâyi malûmat arzolunur. manastırlı hamdi
920'nin 16 martı. harbiye nezareti telgrafhanesi buldu ankara'yı : «etrafta dolaşıyor ingiliz askerleri.
şimdi işte ingiliz askerleri giriyorlar nezarete. işte giriyorlar içeri. nizamiye kapısına. teli kes.
ingilizler burdadır
920'nin 16 martı. manastırlı hamdi efendi buldu ankara'dakini tekrar :
«paşa hazretleri,
harbiye telgrafhanesini de işgal etti ingiliz bahriye askeri tophane'yi de işgal ediyorlar bir taraftan, bir taraftan da zırhlılardan asker ihraç olunuyor. vaziyet vehamet kesbediyor efendim. paşa hazretleri, emri devletlerine muntazırım.
16 mart 1920 hamdi» 920'nin 16 martı. durumu bir daha tekrar etti hamdi efendi :
«sabah bizim asker uykuda iken ingiliz bahriye efradı karakolu işgal etmekte iken
askerlerimiz uykudan şaşkın kalkınca müsademe başlıyor. neticede bizden altı şehit, on beş mecruh olup ingilizler zırhlıları rıhtıma yanaştırıp beyoğlu ve tophane'yi işgal edip. işte beyoğlu telgrafhanesi de yok.
işte beyoğlu telgraf memurları geldiler. kovmuşlar. burası da işgal olunacaktır bir saata kadar. şimdi haber aldım efendim.»
920'nin 16 martı uykuda kesti kâfir üçümüzü, kurşuna dizdi kâfir ikimizi. ingiliz'in hepsi değil domuzu
sabaha karşı aldı canımızı.
920'nin 16 martı basıldı vezneciler'de karargâh. uyan be tosunum uyan. üçümüzü uykuda kesti kâfir, üçümüz : abdullah çavuş, şarkışla'dan osman, bir de zileli abdülkadir.
920'nin 16 martı bozdoğan kemeri'nde
kurşuna dizdi kâfir ikimizi. ahmet oğlu nasuh arkadaşımın adı,
reşadiyeli veli oğlu memet benimkisi.
920'nin 16 martı uykuda kesti kâfir üçümüzü. soktu osman'ın karnına kasaturayı,
bastı göğsüne kâfirin dizi. dört çocuk babasıydı abdullah çavuş. doymadı dünyasına abdülkadir.
üçümüzü uykuda kesti kâfir, kurşuna dizdi ikimizi.
920'nin 16 mart sabahı, karakolun karşısında bırakmadım elimden silâhı, yere serdim iki ingiliz'i. senin ırzını kurtardım istanbul'um, sana can feda çakır gözlü gülüm.
üçümüzü uykuda kesti kâfir, kurşuna dizdi ikimizi. şimdi üçümüz : abdullah ve osman ve abdülkadir, taşları yan yana yatar eyüp'te. arama, bulamazsın ikimizin kabrini, belki maşrıkta, belki mağripte, biz de bilemeyiz yerini.
uykuda kestiler üçümüzü,
kurşuna dizdiler ikimizi, ahmet oğlu nasuh arkadaşımın adı,
reşadiyeli veli oğlu memet benimkisi. bir de altıncımız var, kara kaytan bıyıklı bir şehit, son mekânı şöyle dursun,
adını da bilen yok...
altıncı bap
muharebeler ve düşman elinde kalanlar ve kartallı kâzım'ın hikâyesi inönü meydanı, yavrum, rüzgâr,
soğuklar insanı arı gibi haşlıyor. zemheriler bitti diyelim, hamsin ya başladı, ya başlıyor. muharebe beş gün beş gece sürdü. kan gövdeyi götürdü. ve nihayetinde düşmanlar karın üstünde top arabaları, sandıklar dolusu konyak, altı kamyon bıraktılar. sonra, kaçarlarken, yavrum, köyleri, köprüleri yaktılar...
bu, birinci inönü, sonra ikincisi : 23 mart 1921 günü düşmanın bursa ve uşak grupları üstümüze yürüyor. onlarda, topçu ve piyade bizden üç kere fazla, bizim atlımız çok. atların mekanizması, hartucu, namlusu yoktur ve kılıç çıplak, ucuz bir demirdir. 26 mart : akşam. sağ cenah ilerimize yanaştılar. 27 mart : bütün cephelerde temas. 28, 29, 30 :
kavgaya devam. ve martın 31'inci gecesinde,
(ayışığı var mıydı bilmiyorum) inönü karanlığı sesler ve kıvılcımlarla doluydu. ve ertesi gün 1 nisan : metristepe aydınlanıyor. saat altı otuz. bozöyük yanıyor. düşman muharebe meydanını silâhlarımıza terketmiştir.
sonra, 8 nisandan 11 nisana kadar : dumlupınar.
sonra, haziran. bir yaz gecesi. dünyada yalnız pırıltılar ve böceklerin sesi. sakarya'yı üç yerinden sallarla geçiyoruz. basarak aldık
adapazarı'nı. ve dolaşıp sapanca gölü'nün sazlıklarını yanaştık izmit'in doğusunda çuha fabrikasına. düşman, kısmen gemilere binerek denizden ve kısmen karamürsel üzerinden bursa'ya çekilip boşalttı izmit şehrini gece yarısı.
sonra 23 ağustos : sakarya melhamei kübrâsı ki
devamı 13 eylül gününe kadardır. bizim kırk bin piyademiz, dört bin beş yüz atlımız, düşmanın seksen sekiz bin piyadesi,
üç yüz topu vardır. harp meydanının kuzey yanı
sakarya ve dağlardır : keskin ve dik yamaçlarıyla ve kireçli toprakları ve kayalarında tek başlarına birbirinden uzak haşin ve münzevi çam ağaçlarıyla abdülselâm-dağı, gökler-dağı, dağlar.
ve sakarya'dan bu havalide
yalnız, çatal tırnaklı karacalar su içmektedir. ankara suyunun döküldüğü yerden eskişehir kuzeybatısına kadar sakarya mecrası uçurumlar içinden geçmektedir. güneyde ve güneydoğuda yapraksız ve hazin geniş ve uzun ve insana bıraktığı hiçbir şeye acımadan ölmek arzusu veren
cihanbeyli ovası : çöl... bu çölün, bu dağların, bu nehrin ve bizim önümüzde
yirmi iki gün ve gece fasılasız dövüşüp düşman ordusu ric'ata mecbur kaldı.
buna rağmen : sene 1922 ve 15 vilâyet ve sancak ve 9 büyük şehir
düşman elindedir. inanılmaz şeyler düşmandadır ki bunların arasında : 7 göl, 11 nehir ve köklerinde baltamızın yarası ve yangınlarıyla bizim olan yüz kere yüz bin dönüm orman, bir tersane, iki silâh fabrikası, ve 19 körfez ve liman ki belki birçoğunun
rıhtımı, mendireği, kırmızı, yeşil fenerleri yoktur ve belki sularında ateş kayıklarının ışıltısından başka ışık yanmadı, fakat onlar
tahta iskeleleri ve kederli balıkçılarıyla bizimdiler. sonra, 3 deniz, 6 kol tren hattı, sonra, göz alabildiğine yol : sılaya gittiğimiz, gurbette göründüğümüz ve neden
ve niçin olduğunu sormadan çöle, çanakkale'ye,
ölüme gittiğimiz yol ve sonra toprak ve o toprağın insanları :
uşak tezgâhlarının halı dokuyanları, klaptan işlemeli eğerleriyle meşhur manisa'lı saraçlar,
yol kıyılarında ve istasyonlarda açlar ve kurnaz ve cesur ve ağırbaşlı ve çapkın ve kütleleriyle delikanlı istanbul ve izmir işçileri
ve zahire ve kantariye tâcirleriyle eşraf ve âyân, kıl çadırlı yürükleri aydın'ın, ve sonra, ırgat, ortakçı, maraba, davarlı ve davarsız,
yarım meşin çizmeli ve ham çarıklı köylüler. 15 vilâyet ve sancak
ve 9 büyük şehir düşman elindedir.
mehtaplı bir gece, gümüş bir kutunun içindesin :
ortalık öyle bir tuhaf aydınlık, öyle ıssız. ya çok seslidir ya hiç ses vermez mehtaplı gece zaten.
yatıyor filintasının arkasında kartallı kâzım. kız gibi osmanlı filintası.
parlıyor arpacık namlının ucunda : yüz yıllık yoldaymış gibi uzak ve bir damlacık.
kâzım emir aldı merkezden : gebze'deki ingiliz'in tercümanı vurulacak. köylerde teşkilât kurmuş tercüman mansur : satıyor bizimkileri.
kâzım iyi hesaplamış herifin geçeceği yeri. işte sökün etti mansur karşıdan :
beygirin üzerinde. beygir yüksek, ingiliz kadanası. kendi halinde yürüyor hayvan
ortasında demiryolunun sallana sallana,
ağır ağır. tercüman herhalde bırakmış dizginleri, başı sallanıyor, belki de uyuyor üzerinde beygirin.
yaklaştıkça büyüyor herif. zaten mehtapta heybetli görünür insan.
arada kaldı kalmadı dört yüz adım, namlıyı kaldırdı birazcık kâzım, nişan aldı sallanan başına mansur'un. soldaki yamaçtan bir taş parçası düştü. bir kuş uçtu sağdaki ağaçtan,
-ağaç çınar-. kuş ürkmüş olacak. çevrildi kâzım'ın başı kuşun uçtuğu yana, mehtapla yüz yüze geldiler. mehtap koskocaman, desdeğirmi, bembeyaz. ve kâzım'ın gözünü aldı âdeta.
zaten bu yüzden, tekrar göz, gez, arpacık
ve filintayı ateşlediği zaman ilk kurşun mansur'un başını delecek yerde galiba omuzuna girdi. herif «hınk» dedi bir, beygirin başını çevirdi dörtnal kaçıyor. yetiştirdi ikinci kurşunu kâzım. beygirin üstünde sola yıkıldı mansur. üçüncü kurşun.
tercüman düştü beygirden. fakat bir ayağı üzengiye takılı kalmış, sürüklendi kaçan hayvanın peşinde biraz, sonra kurtuldu ki ayağı yıkılıp kaldı olduğu yerde. yamaca sardı beygir. kalktı kâzım, yürüdü mansur'a doğru, üzerinden kâatları alacak. arada dört telgraf direği yalnız, ellişerden iki yüz metre eder. mansur doğruldu ansızın, kaçıyor bayır aşağı. filintayı omuzladı kâzım. dördüncü kurşun. yıkıldı herif.
koştu kâzım. doğruldu yine mansur. yürüyor sarhoş gibi sallanarak, kaçmıyor artık, yürüyor. kâzım da bıraktı koşmayı. deniz kıyısına indiler. orda boş bir fabrika var, bir de beyaz bir ev, tahta iskelesi iner denizin içine kadar. mansur suya giriyor, kâatlar ıslanacak. beşinci kurşunu yaktı kâzım. suya düşüp kaldı önde giden ve kâzım tazelerken şarjörü
bir ışık yandı beyaz evde, bir pencere açıldı. galiba bir kadın baktı dışarıya.. boğazlanıyormuş gibi bağırdı mansur. pencere kapandı,
ışık söndü. tercüman attı kendini tahta iskeleye. art ayakları kırılmış bir hayvan gibi sürünüp tırmanıyor. hay anasını, ay da denize düşmüş toplanıp dağılıyor, dağılıp toplanıyor. velhasıl, lâfı uzatmıyalım,
mansur'un işini bıçakla bitirdi kâzım. kâatlar kan içindeydi. fakat kan kapatmıyor yazıyı...
namussuzun biriydi mansur, muhakkak. düşmana satılmıştı, orası öyle. kaç kişinin başını yedi, malûm. ama ne de olsa mehtapta herif beygirin üzerinde uyumuş geliyordu. demek istediğim, böyle günlerde bile, böyle bir adamı bile bu çeşit öldürüp ortalık duruldukta, yıllarca sonra mehtaba baktığın vakit üzüntü çekmemek için, ya insanlarda yürek dediğin taştan olacak, yahut da dehşetli namuslu olacak yüreğin, kâzım'ınki taştan değildi çok şükür, fakat namuslu.
ne malûm? dersen :
dövüştü pir aşkına, yaralandı birkaç kere ve saire. ve kavga bittiği zaman ne çiftlik sahibi oldu, ne apartıman. kavgadan önce kartal'da bahçıvandı, kavgadan sonra kartal'da bahçıvan...
yedinci bap
922 ağustos ayı ve kadınlarımız ve 6 ağustos emri ve bir âletle bir insanın hikâyesi ayın altında kağnılar gidiyordu.
kağnılar gidiyordu akşehir üstünden afyon'a doğru. toprak öyle bitip tükenmez, dağlar öyle uzakta, sanki gidenler hiçbir zaman hiçbir menzile erişmiyecekti. kağnılar yürüyordu yekpare meşeden tekerlekleriyle. ve onlar
ayın altında dönen ilk tekerlekti. ayın altında öküzler başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi ufacık, kısacıktılar, ve pırıltılar vardı hasta, kırık boynuzlarında ve ayakları altından akan toprak, toprak ve topraktı. gece aydınlık ve sıcak ve kağnılarda tahta yataklarında
koyu mavi humbaralar çırılçıplaktı. ve kadınlar
birbirlerinden gizliyerek bakıyorlardı ayın altında geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine. ve kadınlar, bizim kadınlarımız : korkunç ve mübarek elleri, ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle anamız, avradımız, yârimiz ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki ve karasabana koşulan ve ağıllarda ışıltısında yere saplı bıçakların oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan kadınlar, bizim kadınlarımız şimdi ayın altında kağnıların ve hartuçların peşinde harman yerine kehribar başaklı sap çeker gibi aynı yürek ferahlığı, aynı yorgun alışkanlık içindeydiler. ve on beşlik şarapnelin çeliğinde
ince boyunlu çocuklar uyuyordu. ve ayın altında kağnılar yürüyordu akşehir üstünden afyon'a doğru.
«6 ağustos emri» verilmiştir. birinci ve ikinci ordular, kıt'aları, kağnıları, süvari alaylarıyla yer değiştiriyordu, yer değiştirecek. 98956 tüfek, 325 top, 5 tayyare, 2800 küsur mitralyöz, 2500 küsur kılıç ve 186326 tane pırıl pırıl insan yüreği ve bunun iki misli kulak, kol, ayak ve göz kımıldanıyordu gecenin içinde. gecenin içinde toprak. gecenin içinde rüzgâr. hatıralara bağlı, hatıraların dışında, gecenin içinde : insanlar, âletler ve hayvanlar, demirleri, tahtaları ve etleriyle birbirine sokulup, korkunç ve sessiz emniyetlerini birbirlerine sokulmakta bulup, kocaman, yorgun ayakları,
topraklı elleriyle yürüyorlardı. ve onların arasında birinci ordu ikinci nakliye taburu'ndan istanbullu şoför ahmet ve onun kamyoneti vardı.
bir acayip mahlûktu üç numrolu kamyonet : ihtiyar, cesur, inatçı ve şirret. kırılıp dağlarda kalan sol arka makası yerine şasinin altına, dingilin üzerine budaklı bir gürgen kütüğü sarmış olmasına rağmen ve kalb ağrılarıyla ve on kilometrede bir karanlığa yaslanıp durduğu halde ve vantilâtöründe dört kanattan ikisi noksan iken şahsının vekarlı kudretini resmen biliyordu : «6 ağustos emri»nde ondan ve arkadaşlarından «... ihzar ve teşkil edilmiş bulunan ve cem'an 300 ton kabiliyetinde kabul olunan 100 kadar serî otomobil...» diye bahsediliyordu. ihzar ve teşkil olunanlar, bu meyanda ahmet'in kamyoneti, insanların, âletlerin ve kağnıların yanından geçip afyon - ahırdağları ve imtidadına doğru iniyorlardı.
ahmet'in kafasında uzak bir şehir ve bir şarkı vardı.
bu şarkı nihaventtir ve beyaz tenteli sandalları, siyah mavnaları, güneşli karpuz kabuklarıyla bir deniz kıyısındadır şehir.
vantilâtörde adedi devir
düşüyor gibi. arkadaşlar ileri geçtiler.
ay battı. manzara yıldızlardan ve dağlardan ibaret.
sen süleymaniyelisin oğlum ahmet, çınar dibinde iki mars bir oyunla yenip bücür'ü, kalk, sıra servilerin önünden yürü, çeşmeyi geç, mektep bahçesi, medreseler, orda, harbiye nezareti'nin arka duvarında siyah çarşaflı bir kadın çömelip yere darı serper güvercinlere ve papelciler şemsiye üstünde papaz açarlar.
motor mızıkçılık ediyor, bizi dağ başlarında bırakacak meret.
ne diyorduk oğlum ahmet? dökmeciler sağda kalır, derken, uzunçarşı'ya saparken, köşede, sol kolda seyyar kitapçı : «hikâyei billûr köşk», altı cilt «tarihi cevdet» ve «fenni tabâhat». tabâhat, mutfaktan gelirmiş, yani yemek pişirmek. hani, uskumru dolmasına da bayılırım pek. yaldızlı kuyruğundan tutup bir salkım üzüm gibi yersin.
ilerde bir süvari kolu gidiyor, saptılar sola.
uzunçarşı'yı dikine inersin. sandalyacılar, tavla pulcuları, tesbihçiler. ve sen istanbullu, sen kendi ellerinin hünerine alışmış olduğundan şaşarsın istanbullulara : ne kadar ince, ne çeşitli hünerleri var, dersin. rüstem paşa camii. urgancılar. urgancılarda yüz parça yelkenli gemiyi ve hesapsız katır kervanlarını donatacak kadar urgan, halat ve dökme tunçtan çıngıraklar satılır. zindankapı, babacafer. uzakta balıkpazarı. kuruyemişçiler.
yemiş iskelesindeyiz : sandalları, mavnaları,
güneşli karpuz kabuklarıyla yüzüne hasret kaldığım deniz.
sol arka lastik hava mı kaçırıyor ne? inip baksam...
yemiş iskelesinden dilenci vapuruna binip eyüp'te niyet kuyusu'na gittikti. elleri yumuk yumuk, bacakları biraz çarpıktı ama, yeşil zeytin tanesi gibi gözler. kaşları da hilâl gibi çekikti.
tam kasımpaşa'ya yaklaştık, beyaz başörtüsü...
lastik hava kaçırıyor. derdine deva bulmazsak eğer... dur bakalım babacafer...
üç numrolu kamyonet durdu. karanlık. kriko. pompa. eller. küfreden ve küfrettiğine kızan elleri lastikte ve ihtiyar tekerlekte dolaşırken ahmet hatırladı :
bir gece nüzüllü babaannesini sedirden sedire taşırken kadıncağız...
lastik boydan boya patladı. yedek? yok. dağlarda avaz avaz imdat istemek?
sen süleymaniyelisin oğlum ahmet, sana tek başına verilmiştir üç numrolu kanyonet. hem, hani bir koyun varmış, kendi bacağından asılan bir koyun. süleymaniyeli şoför ahmet soyun...
soyundu. ceket, külot, pantol, don, gömlek ve kalpak ve kırmızı kuşak,
ahmet'i postallarının üstünde çırılçıplak
bırakarak dış lastiğin içine girdiler, şişirdiler.
bu şarkı nihaventtir. deniz kıyısında bir şehir... beyaz başörtüsü...
saatta elli yapıyoruz... dayan ömrümün törpüsü, dayan da dağlar anadan doğma görsün şoför ahmet'i, dayan arslan...
hiçbir zaman
böyle merhametli bir ümitle sevmedi hiçbir insan hiçbir âleti...
sekizinci bap
26 ağustos gecesinde saatlar iki otuzdan beş otuza kadar ve izmir rıhtımından akdeniz'e bakan nefer saat 2.30.
kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır, ne ağaç, ne kuş sesi, ne toprak kokusu vardır. gündüz güneşin, gece yıldızların altında kayalardır. ve şimdi gece olduğu için
ve dünya karanlıkta daha bizim, daha yakın, daha küçük kaldığı için
ve bu vakitlerde topraktan ve yürekten evimize, aşkımıza ve kendimize dair sesler geldiği için kayalıklarda şayak kalpaklı nöbetçi
okşayarak gülümseyen bıyığını seyrediyordu kocatepe'den dünyanın en yıldızlı karanlığını. düşman üç saatlik yerdedir ve hıdırlık-tepesi olmasa afyonkarahisar şehrinin ışıkları gözükecek. kuzeydoğuda güzelim-dağları

ve dağlarda tek tek

ateşler yanıyor. ovada akarçay bir pırıltı halinde
ve şayak kalpaklı nöbetçinin hayalinde şimdi yalnız suların yaptığı bir yolculuk var : akarçay belki bir akar su,
belki bir ırmak, belki küçücük bir nehirdir. akarçay dereboğazı'nda değirmenleri çevirip ve kılçıksız yılan balıklarıyla yedişehitler kayasının gölgesine girip çıkar. ve kocaman çiçekleri eflâtun kırmızı beyaz ve sapları bir, bir buçuk adam boyundaki haşhaşların arasından akar. ve afyon önünde altıgözler köprüsü'nün altından gündoğuya dönerek ve konya tren hattına rastlayıp yolda büyükçobanlar köyü'nü solda ve kızılkilise'yi sağda bırakıp gider.
düşündü birdenbire kayalardaki adam kaynakları ve yolları düşman elinde kalan bütün nehirleri. kim bilir onlar ne kadar büyük, ne kadar uzundular? birçoğunun adını bilmiyordu, yalnız, yunan'dan önce ve seferberlik'ten evvel selimşahlar çiftliği'nde ırgatlık ederken manisa'da geçerdi gediz'in sularını başı dönerek.
dağlarda tek tek ateşler yanıyordu. ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki şayak kalpaklı adam nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden güzel, rahat günlere inanıyordu ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
birdenbire beş adım sağında onu gördü. paşalar onun arkasındaydılar. o, saatı sordu. paşalar : «üç,» dediler. sarışın bir kurda benziyordu. ve mavi gözleri çakmak çakmaktı. yürüdü uçurumun başına kadar, eğildi, durdu. bıraksalar ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak kocatepe'den afyon ovası'na atlıyacaktı.
saat 3.30.
halimur - ayvalı hattı üzerinde manga mevziindedir.
izmirli ali onbaşı (kendisi tornacıdır) karanlıkta gözyordamıyla sanki onları bir daha görmiyecekmiş gibi baktı manga efradına birer birer : sağda birinci nefer sarışındı. ikinci esmer. üçüncü kekemeydi
fakat bölükte yoktu onun üstüne şarkı söyliyen. dördüncünün yine mutlak bulamaç istiyordu canı. beşinci, vuracaktı amcasını vuranı tezkere alıp urfa'ya girdiği akşam. altıncı, inanılmıyacak kadar büyük ayaklı bir adam, memlekette toprağını ve tek öküzünü ihtıyar bir muhacir karısına bıraktığı için kardeşleri onu mahkemeye verdiler ve bölükte arkadaşlarının yerine nöbete kalktığı için ona «deli erzurumlu» derdiler. yedinci, mehmet oğlu osman'dı.
çanakkale'de, inönü'nde, sakarya'da yaralandı ve gözünü kırpmadan daha bir hayli yara alabilir, yine de dimdik ayakta kalabilir. sekizinci, ibrahim, korkmıyacaktı bu kadar bembeyaz dişleri böyle tıkırdayıp
birbirine böyle vurmasalar. ve izmirli ali onbaşı biliyordu ki : tavşan korktuğu için kaçmaz kaçtığı için korkar.
saat 4.
ağzıkara - söğütlüdere mıntıkası. on ikinci piyade fırkası. gözler karanlıkta, uzakta.
eller yakında, makanizmalar üzerinde. herkes yerli yerinde. tabur imamı mevzideki biricik silâhsız adam : ölülerin adamı, kırık bir söğüt dalı dikerek kıbleye doğru, durdu boyun büküp el kavuşturup sabah namazına. içi rahattır. cennet, ebedî bir istirahattır. ve yenilseler de, yenseler de âdâyı,
meydânı gazadan o kendi elleriyle verecektir cenâbı rabbülâlemîne şühedâyı.
saat 4.45.
sandıklı civarı. köyler. sarkık, siyah bıyıklı süvari, çınar dibinde, beygirinin yanında duruyordu. çukurova beygiri kuyruğunu karanlığa vuruyordu :
dizkapaklarında kan, kantarmasında köpük... ikinci süvari fırkası'ndan dördüncü bölük, atları, kılıçları ve insanlarıyla havayı kokluyor. geride, köylerde bir horoz öttü. ve sarkık, siyah bıyıklı süvari ellerinin tersiyle yüzünü örttü. karşı dağlar ardında, düşman elinde kalan bir başka horoz vardır : baltaibik, sütbeyaz bir denizli horozu. düşmanlar herhal onu çoktan kesip
çorbasını yapmışlardır...
saat beşe on var.
kırk dakka sonra şafak sökecek. «korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak». tınaztepe'ye karşı kömürtepe güneyinde, on beşinci piyade fırkası'ndan iki ihtiyat zabiti ve onların genci, uzunu, darülmuallimin mezunu nurettin eşfak, mavzer tabancasının emniyetiyle oynıyarak konuşuyor :
-bizim istiklâl marşı'nda aksıyan bir taraf var,
bilmem ki, nasıl anlatsam, âkif, inanmış adam,
fakat onun, ben, inandıklarının hepsine inanmıyorum. meselâ, bakın : «gelecektir sana vaadettiği günler hakkın.» hayır, gelecek günler için gökten âyet inmedi bize. onu biz, kendimiz
vaadettik kendimize. bir şarkı istiyorum zaferden sonrasına dair. «kim bilir belki yarın...»
saat beşe beş var.
dağlar aydınlanıyor. bir yerlerde bir şeyler yanıyor. gün ağardı ağaracak.
kokusu tütmeğe başladı : anadolu toprağı uyanıyor. ve bu anda, kalbi bir şahan gibi göklere salıp ve pırıltılar görüp ve çok uzak çok uzak bir yerlere çağıran sesler duyarak
bir müthiş ve mukaddes mâcereda, ön safta, en ön sırada, şahlanıp ölesi geliyordu insanın.
topçu evvel mülâzımı hasan'ın
yaşı yirmi birdi. kumral başını gökyüzüne çevirdi, kalktı ayağa. baktı, yıldızları ağaran muazzam karanlığa. şimdi bir hamlede o kadar büyük,
öyle şöhretli işler yapmak istiyordu ki bütün ömrünü ve hâtırasını
ve yedi buçukluk bataryasını ağlanacak kadar küçük buluyordu.
yüzbaşı sordu : - saat kaç? - beş. - yarım saat sonra demek...
98956 tüfek ve şoför ahmet'in üç numrolu kamyonetinden yedi buçukluk şnayderlere, on beşlik obüslere kadar, bütün âletleriyle
ve vatan uğrunda, yani, toprak ve hürriyet için ölebilmek kabiliyetleriyle birinci ve ikinci ordular baskına hazırdılar.
alaca karanlıkta, bir çınar dibinde,
beygirinin yanında duran sarkık, siyah bıyıklı süvari kısa çizmeleriyle atladı atına. nurettin eşfak baktı saatına : - beş otuz... ve başladı topçu ateşiyle ve fecirle birlikte büyük taarruz...
sonra.
sonra, düşmanın müstahkem cepheleri düştü.
bunlar : karahisar güneyinde 50 ve doğusunda 20-30 kilometredeydiler.
sonra. sonra, düşman ordusu kuvâyi külliyesini ihâta ettik aslıhanlar civarında 30 ağustosa kadar.
sonra. sonra, 30 ağustosta düşman kuvâyı külliyesi imha ve esir olundu. esirler arasında general trikopis :
alaturka sopa yemiş bir temiz ve sırmaları kopuk frenk uşağı...
yaralı bir düşman ölüsüne takıldı nurettin eşfak'ın ayağı. nurettin dedi ki : «teselyalı çoban mihailnurettin dedi ki : «seni biz değil, buraya gönderenler öldürdü seni...»
sonra.
sonra, 31 ağustos günü ordularımız izmir'e doğru yürürken serseri bir kurşunla vurulan
deli erzurumluydu. devrildi. kürek kemikleri altında toprağı duydu. baktı yukarı, baktı karşıya. gözler hayretle yandılar : önünde, sırtüstü, yan yana yatan postalları her seferkinden kocamandılar. ve bu postallar daha bir hayli zaman üzerlerinden atlayıp geçen arkadaşların arkasından seyredip güneşli gökyüzünü ihtiyar bir muhacir karısını düşündüler. sonra... sonra, sarsılıp ayrıldılar birbirlerinden ve deli erzurumlu ölürken kederinden yüzlerini toprağa döndüler...
solda, ilerdeydi ali onbaşı.
kan içindeydi yüzü gözü. bir süvari takımı geçti yanından dörtnala. kaçanı kovalamıyordu yalnız ulaşmak da istiyordu bir yerlere ve sadece kahretmiyor yaratıyordu da. ve kılıçların, nalların, ellerin ve gözlerin pırıltısı ardarda çakan aydınlık bir bütündü.
ali onbaşı bir şimşek hızıyla düşündü ve şu türküyü duydu : «dörtnala gelip uzak asya'dan
akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim.
bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak ve ipek bir halıya benziyen toprak, bu cehennem, bu cennet bizim.
kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu, bu dâvet bizim...
yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine, bu hasret bizim...»>
sonra. sonra, 9 eylülde izmir'e girdik
ve kayserili bir nefer yanan şehrin kızıltısı içinden gelip öfkeden, sevinçten, ümitten ağlıya ağlıya, güneyden kuzeye, doğudan batıya, türk halkıyla beraber seyretti izmir rıhtımından akdeniz'i.
ve biz de burda bitirdik destanımızı. biliyoruz ki lâyığınca olmadı bu kitap, türk halkı bağışlasın bizi, onlar ki toprakta karınca,
suda balık, havada kuş kadar çokturlar; korkak, cesur,
câhil, hakîm ve çocukturlar ve kahreden yaratan ki onlardır,
kitabımızda yalnız onların mâcereları vardır...

EFT-Emotional Freedom Technique

FaceBook  Twitter  

EFT – “Emotional Freedom Technique” (Halis Şahiner’in Çekim Yasası.com sitesinden alıntıdır)

E.F.T basit anlamda nedir ?

EFT – “Emotional Freedom Technique”, yani “Duygusal Özgürlük Tekniği” Tüm fiziksel, zihinsel, ruhsal sorunların, hastalıkların altında, enerji sistemimizdeki tıkanıklıklar yatar. (bağımlılıklar, fiziksel rahatsızlıklar, korkular, fobiler, depresyon,Vs…). EFT, bu tıkanıklıkların ortadan kaldırılmasında kullanılan yöntemdir…EFT, yazının ortasında görebileceğiniz üzere sayısız sorunun çözümünde uygulanabilir.Uygulamayı öğrenmek başlangıçta zor görünebilir ancak bir kere öğrenildiğinde çok kolaydır. Bir çok sorununuza yarım saat gibi kısa bir sürede çözüm bulabilirsiniz.

                       

EFT (Duygusal Özgürleşme Teknikleri)

1. Duygusal Özgürlük Yöntemleri (DÖY ing. Emotional Freedom Techniques EFT) başka hiçbir yöntemin işe yaramadığı pek çok durumda işe yarayan bir tekniktir. Çok ciddi sağlık ve zihinsel-duygusal sorunu olan ve ne yapsa kurtulamayan pek çok insan çareyi DÖY'de bulmuştur.

2. Duygusal Özgürlük Yöntemlerinin zararlı yan etkisi yoktur. İlaç veya ameliyat gibi vücuda çeşitli zararları olan müdahalelerde bulunmaz. Dolayısı ile her tür sorun için güvenle kullanılabilir.

3. Duygusal Özgürlük Yöntemleri çok geniş bir yelpazedeki her tür soruna aynı şekilde uygulanan İsviçre çakısı gibi pratik bir yöntemdir. Başarı ile uygulandığı sorunlar arasında.

  • Duygusal yeme bozuklukları (aşırı yeme yiyememe yedikten sonra çıkartma)
  • Bağımlılıklardan kurtulma (alkol sigara uyuşturucu kumar vs)
  • Dikkat eksikliği ve hiperaktivite... Alerjiler astım
  • Aşırı korkular (topluluk önünde konuşma
  • Kedi-köpek gibi hayvanlar yükseklik
  • Açık alan kapalı alan
  • Uçak performans sınav vs) takıntılı davranışlar
  • Ağrılar (migren baş boyun bel romatizma ağrıları gibi)
  • Ciddi kronik hastalıklar (kanser aids multiple sclerosis fibromiyalji vs)
  • Stres ve kaygı temelli sorunlar (depresyon panik atak sarsıcı deneyim sonrası stres bozukluğu gibi) sporda satışta ve her alanda performans geliştirme öz imaj sorunları (özgüven eksikliği kendini açıkça ifade edememe kendini olduğu gibi kabul edemeyip suçlama yargılama kendini sabote etme) sayılabilir.

4. Duygusal özgürlük yöntemleri kolay öğrenilir. 2 saatlik bir çalışma ile kısaltılmış yöntemi öğrenmiş 1-2 basit sorununuza uygulamış faydasını görmüş hale gelirsiniz. 6 saatlik 1. Düzey eğitim ile Temel Yöntemi her yönü ile öğrenmiş kendi hayatınızda rahatlıkla uygulayabilir hale gelirsiniz.

5. Duygusal Özgürlük yöntemlerini günlük hayatta uygulamak kolaydır. Her gün karşınıza çıkan irili ufaklı sorunlar için sabah kalkınca yemek aralarında tuvalete gidince trafikte önemli toplantı ya da görüşmelerden önce gece yatmadan önce birkaç dakika DÖY uygulamak stres korku kaygı gibi negatif duygularınızdan arınmanızda ve her alanda başarı düzeyinizin artmasında etkili olur.

6. Duygusal Özgürlük Yöntemleri hem zaman hem para olarak düşük maliyet ile yüksek etkinlik gösterir. Diğer pek çok yönteme göre çok daha hızlı sonuç alınır. Örneğin yıllardır tedaviye cevap vermeyen Vietnam Gazi'leri 2 saatlik bir uygulama sonunda sorunlarından kalıcı olarak kurtulmuştur. Çok ciddi yıllardır geçmeyen depresyon veya bağımlılık veya kronik sağlık sorunlarında (kanser aids multiple sclerosis gibi) 3-6 ay içerisinde belirgin iyileşme görülmüştür. Aynı zamanda Duygusal Özgürlük Yöntemleri grup halinde uygulamaya telefon veya internet üzerinden sesli/görüntülü iletişimle uygun olduğu öğrenmesi ve uygulaması diğer pek çok yönteme göre çok kolay olduğu için maddi olarak da daha düşük maliyetle sorunların çözülmesini sağlamaktadır.

7. Duygusal Özgürlük Yöntemleri sizi güçlendirir. Diğer pek çok yöntem sizi dışarıdaki bir uzmana veya ilaca ameliyata veya bir uzmanın uyguladığı bir işleme bağımlı kılar. Bu tür yöntemler sizi zayıflatırken başkalarını güçlendirir. Duygusal Özgürlükte ise danışmanın rolü danışanın kendi içindeki sorunları çözme yeteneğini ortaya çıkarmasının önündeki engelleri ortadan kaldırmasına yardımcı olmak ve en kısa sürede kendine yeterli hale getirmektir. Duygusal Özgürlük Yöntemlerini öğrenip uyguladıkça kendi içinizdeki sınırsız potansiyeli açığa çıkarmanız kolaylaşır.

Uygulama Önerisi:

- Duygusal Özgürlük Yöntemlerini öğrenmek için sizin nedenleriniz neler? Günlüğünüze yazın.

- Her şeyde olduğu gibi bu faaliyete başlarken de amaçlarınızı belirlemeniz önemlidir.
- Bu faaliyetten ne bekliyorsunuz?
- Çözmek istediğiniz bir sorun mu var?
- Ulaşmakta zorlandığınız bir hedefiniz mi var?
- Bugünden itibaren önümüzdeki günlerde bu faaliyet sayesinde hayatınızda ne gibi somut değişiklikler görmek istersiniz?
- Eskiden yapamadığınız neleri yapabilmek istersiniz?
- Bunları kısaca yazmanızda büyük fayda var.

Baştan amacınızı net bir şekilde belirler bundan sonra alacağınız bilgileri bu amacınız doğrultusunda kullanır uygulama önerilerini yaparsanız bu sizin için çok faydalı bir deneyim olur.

Eğer sadece buradaki yazıları okur uygulama yapmazsanız o kadar faydalı olmaz.

Yine en baştan bu çalışmaya ayıracağınız zamanı da belirlemenizde de fayda var.

Her mesaj 10-15 dakikanızı alır hem okumak hem uygulamak dâhil. Ama bunu belirli zamanlarda yapmazsanız aksatabilir giderek hiç yapmayabilirsiniz. Sabah kalkar kalkmaz öğlen arasında akşam işten gelince veya gece yatmadan önce gibi belirli bir zamanda 10-15 dakikayı bu çalışmaya ayırmanızı öneririm.

Duygusal Özgürlük Yöntemleri (ing: Emotional Freedom Techniques-EFT) vücudun enerji sistemleri ile ilgili çarpıcı keşiflerden sonra son 15 yılda geliştirilmiş çok farklı alanlara uygulanabilen doğal kolay olumsuz yan etkisi olmayan öğrenildikten sonra kendi kendine uygulanabilen pratik bir yöntemdir.

Temelde iki varsayıma dayanır:

Bütün olumsuz duyguların kökeni vücudumuzdaki enerji akış sistemindeki bozukluklardan kaynaklanır.

Ve olumsuz duygular vücudumuzdaki pek çok hastalığın ve ağrının temel nedenleri arasındadır.

Duygusal Özgürlük Yöntemleri zihnen belirli bir soruna veya negatif duyguya odaklanırken vücuttaki belirli noktalara parmak ucuyla hafifçe vurulması (tıklamak) ile enerji akışını düzeltir ve böylece negatif duyguları kısa sürede kalıcı olarak ortadan kaldırır.

Uygulama alanları çok geniştir. Ağrı-sızıları azaltmaktan bağımlılıklardan kurtulmaya kilo vermeye allerjilere ve astıma depresyon panik ve endişeye travma (sarsıcı olay) ve travma sonrası stres bozukluğuna yeme bozukluklarına (anoraxia-yiyememe bulumia-yedikten sonra çıkarma vs.) her çeşit fobiye (kedi-köpek uçma açık alan kapalı alan yükseklik topluluk önünde konuşma vs) spor iş satış performansına tansiyon şeker kalp hastalıkları kanser aids gibi kronik hastalıklara kadar her alanda uygulanabildiğini ve olumlu sonuçlar alınmıştır.

Etkinlik düzeyine bir örnek vermek gerekirse ustalıkla uygulandığında kedi-köpek korkusu gibi bir sorun genellikle 5-15 dk içerisinde Vietnam gazileri arasındaki travma sonrası stres bozukluğu (kabuslar balon patlasa televizyondan silah sesi gelse kendini yere atmalar vs) 1.5-2 saatte giderilebilmekte. Kronik sorunlar için ise (depresyon bağımlılık aids kanser gibi ciddi kronik hastalıklar) 3-6 ay içerisinde belirgin gelişme kaydedilmekte.

Kolay öğrenilen ve herkesin kendi kendine uygulayabileceği Duygusal Özgürlük Yöntemleri acemice uygulamada %50-75 ustalıkla uygulandığında %75-95 gibi yüksek bir başarı oranına sahip.

Eğer akupunkutur chi-kung shiatsu reiki gibi doğu kökenli enerji tıbbı yöntemlerine aşina iseniz bu yöntemi oldukça pratik bulacaksınız. Eğer bu tür şeyler size uzaksa vücudun içinde bir televizyonda olduğu gibi bir enerji akış sistemi olduğunu düşünün. Ve nasıl bazen televizyon çalışmayınca orasına burasına hafifçe vururuz çalışır onun gibi düşünün.

Gerçek şu ki Duygusal Özgürlük Yöntemlerinin tam çalışma mekanizması bilinmiyor. Bilinen tek şey işe yaradığı.

Yöntemi uygulamak için inanmanız da gerekmiyor. Sadece deneyecek kadar açık fikirli olmanız yeterli.

Kısacası öğrenin uygulayın sonuçlarını görün sonra isterseniz nasıl işe yaradığına kendiniz karar verin.

Uygulama Önerisi:

Daha önce uygulama önerisi olarak sizden bu çalışmayı neden yaptığınızı bu çalışmalardan neler beklediğinizi ve bu çalışma için ayıracağınız zamanı netleştirmenizi ve kayıt tutmaya başlamanızı tavsiye etmiştim.

Şimdi sizden istediğim ilk çalışma için belirli bir konu seçmeniz... Bu konu olabildiğince iyi tanımlanmış ve dar kapsamlı olsun.

5 yıldır depresyonda iseniz depresyon veya 10 yıldır sigara içiyorsanız sigara bağımlılığı yeterince iyi tanımlanmış bir sorun değildir. Çok muğlâktır. Üzerinde net bir çalışma yapmak somut sonuç elde etmek zordur. Pek çok alt konudan daldan budaktan oluşan kompleks bir sorun seçmek özellikle başlangıçta iyi bir fikir değildir.

Bu nedenle ilk seçtiğiniz konu biraz kolay iyi tanımlanmış belirli bir sorun olsun. Bedensel bir ağrı-sızı olabilir. Mesela yorgunluktan omuzlarınızda boynunuzda belinizde bir ağrı gibi. Veya küçük bir duygusal-zihinsel sorun da seçebilirsiniz. Son 2-3 günde kafanızı meşgul eden bir tartışma bir sorun bir gerginlik olabilir. Veya ille de sigara bağımlığı ya da depresyon gibi çetrefilli bir sorun üzerinde çalışmak istiyorsanız bunun belirli bir alt başlığı üzerinde çalışabilirsiniz. Mesela şu andaki sigara içme isteğiniz veya en son canınızı sıkan olay gibi.

Spesifik konulara odaklanmak Duygusal Özgürlük Yöntemleri için önemlidir. Bu nedenle bu günkü egzersiziniz yarın uygulamaya başlamak için belirli bir konu seçmek ve bunu kısaca yazmak.


EFT NASIL YAPILIR

EFT (Duygusal Özgürleşme Teknikleri)


Duygusal Özgürlük Kısaltılmış Yöntemi

Kısaltılmış Yöntem de Temel Yöntem ile kıyaslandığında %80-90 oranında aynı şekilde Başarılıdır ve daha kolay öğrenilir ve daha kısa sürede uygulanır.

Burada anlatacağım kısaltılmış yöntem benim uyguladığım şeklidir. Duygusal Özgürlük çok esnek bir yöntem olduğu için başka yerlerde küçük farklılıklarla başka kısa yöntemlerle karşılaşabilirsiniz. Genellikle hepsi işe yarar.

Kısa yöntemin uygulanması 4 basit adımdan oluşur.

1) Sorunu Tanımlama ve Ölçme

Bu adımda çözmek istediğimiz soruna ilişkin kısa bir tanımlama yaparız. Örneğin "başımdaki ağrı" veya "dün eşimle tartışmanın gerginliği" gibi. Bu kısa İfadeye "hatırlatıcı ifade" diyoruz. Daha sonra da bu sorunu ne kadar şiddetli hissettiğimize ilişkin 0-10 arası bir seviye tespiti yaparız 10 maksimum şiddette olmak üzere. Bu öznel bir seviye tespitidir aklınıza ilk gelen rakam doğrudur. Bunun amacı çalışma yaptıkça rahatlamayı bir şekilde ölçebilmektir.

2) Hazırlık Aşaması

Bu adımda Karate Vuruşu (Karetecilerin kiremit kırmak gibi gösteriler yaparken kullandığı elin kenarında küçük parmakla bileğin arasındaki nokta) noktasına parmak uçlarımızla tıplarken şu ifadeyi 3 kere yüksek sesle tekrarlarız:

"Bu soruna rağmen kendimi bütünüyle ve derinden bağışlamayı kabul etmeyi ve sevmeyi seçiyorum. Buna Hazırlık İfadesi denir.

Örneğin "Bu baş ağrısına rağmen kendimi bütünüyle ve derinden bağışlamayı kabul etmeyi ve sevmeyi seçiyorum." veya "Dünkü tartışmamızın gerginliğine rağmen kendimi ve eşimi bütünüyle ve derinden bağışlamayı kabul etmeyi ve sevmeyi seçiyorum" diye 3 kere tekrarlarız.

Bu aşama "Psikolojik Ters Akım" (kısaca PTA ing. Psychological Reversal PR) denilen durumu düzeltmek içindir. PTA varken pilleri ters takılan bir radyonun hangi düğmesine basarsanız basın çalışmaması gibi ne yaparsanız yapın olumlu bir değişim elde edemezsiniz. PTA depresyon bağımlılıklar özgüven özdeğer eksikliği ciddi kronik hastalıklar (kanser AIDS Multiple Sclerosis...) gibi durumlarda %90-95 oranında vardır. Diğer sorunlarda bazen vardır bazen yoktur. Başlangıçta ben ne olur ne olmaz diye her zaman hazırlık aşamasını yapmanızı öneriyorum.

Zaman içinde ustalaştıkça bu konuda yaratıcı olabilir mesela önerdiğim "hazırlık ifadesini" kendi istediğiniz gibi değiştirebilir ya da PTA'nın olmadığını düşündüğünüz sorunlarınız için uygulamayı tamamen kaldırabilirsiniz.

3)Hatırlatıcı İfadeyi Tekrarlarken Aşağıdaki Noktalara Tıklama:

Tıklamak derken aşağıda şematik olarak gösterilen ve listelenen noktalara parmak uçları ile hafifçe vurmaktan bahsediyorum. Vurmak derken canınızı yakacak veya vurduğunuz yeri çürütecek kadar değil ama yine de sağlam hissedilecek bir şiddette vurmak tıklamak dediğim.

Tabi bu noktalara göre de değişiyor. Mesela yüzünüzdeki noktalara 1-2 parmağınızın ucu ile hafifçe tıklayabilirsiniz çünkü bu noktalar daha kolay incinir. Yaka Kemiği noktasına tıplarken isterseniz Tarzan gibi ellerinizi yumruk yapıp oldukça şiddetli de vurabilirsiniz. Ben genellikle 4 parmağımın ucuyla tokatlar gibi vuruyorum göğüs kafesindeki noktalara.

Noktalara tam milimetrik olarak tıklamanız gerekmiyor akupunkturdaki gibi iğne batırmadığımız için. Yaklaşık olarak oralarda bir yerleri tıklamanız gerekli uyarıyı sağlıyor.

Tıplarken de hatırlatıcı ifadeyi yüksek sesle tekrarlıyorsunuz. Sayı olarak da ortalama 7 kere tıklamanız gerekiyor ama zihniniz kaç kere tıkladığınızı saymakla değil hatırlatıcı ifadeyi tekrar etmekle meşgul olsun. 5 kere de tıklamış olsanız bir noktaya 10 kere de tıplamış olsanız o kadar önemli değil.

Noktaların çoğu simetrik. İster sağdaki ister soldaki noktaya isterseniz her iki noktaya birden tıklayabilirsiniz. Nasıl kolayınıza geliyorsa hepsi işe yarar.

Bu şekilde zihniniz soruna odaklanmışken enerji meridyenlerinin başlangıç noktalarına tıklamak bir şekilde enerji akışını düzene sokuyor ve olumsuz duygunuz azalıyor veya ortadan kalkıyor. Bu da Duygusal Özgürlük Yöntemlerinin özünü oluşturuyor.

Şimdi noktaları belirteyim:

Tepe Noktası (TN): Başınızın en tepesindeki nokta. 4 parmakla tokatlar gibi tıklayabilirsiniz.

Kaş Başı (KB): Burnunuzun alnınızla birleştiği yerden her iki tarafta 1 santim kadar uzakta kaşlarınızın başladığı noktalar. 1-2 parmak ucu ile hafifçe tıklayabilirsiniz.

Göz Yanı (GY): Kafatasınızda göz yuvarınız biraz kabarık yuvarlak bir kemiktir. Onun en dışında hafif çukur bir nokta. 1-2 parmak ucu ile hafifçe tıklayabilirsiniz.

Göz Altı (GA): Yine göz yuvarının bu defa en altındaki nokta bir-iki parmak ucu ile hafifçe tıklayabilirsiniz.

Burun Altı (BA): Burunla üst dudak arasındaki hafif çukurlukta ortadaki nokta bir veya iki parmak ucu ile tıklayabilirsiniz.

Çene Üstü (ÇÜ): Çene ile alt dudak arasındaki çukurlukta ortadaki nokta bir iki parmak ucu ile tıklayabilirsiniz.

Yaka Kemiği Noktası (YK): Göğüs kemiği yukarda gırtlağınızın altında U şeklindedir ve U'nun uçları köprücük kemiğinizle birleşip birer köşe oluşturur. 4 parmak ucuyla tokatlayarak veya yumruklayarak oldukça şiddetli tıklayabilirsiniz.

Koltuk Altı (KA): Koltuk altınızda yumuşak dokunun bitip kaburga kemiklerinizin hissedilmeye başlandığı nokta. Erkeklerde yaklaşık göğüs ucu ile aynı hizadadır. Kadınlarda da genellikle sutyen askısının en altına denk gelir. 4 parmakla tokatlayarak ya da yumruklayarak oldukça şiddetli tıklanabilir.

Yani örneğimize devam edecek olursak bir tur tıklama şöyle bir şey olur:

(TN): eşimle dünkü tartışmanın gerginliği

(KB): eşimle dünkü tartışmanın gerginliği

(GY): eşimle dünkü tartışmanın gerginliği

(GA): eşimle dünkü tartışmanın gerginliği

(BA): eşimle dünkü tartışmanın gerginliği

(ÇÜ): eşimle dünkü tartışmanın gerginliği

(YK): eşimle dünkü tartışmanın gerginliği

(KA): eşimle dünkü tartışmanın gerginliği

4) Böylece bir tur tıkladıktan sonra aynı duruma tekrar odaklanırız.

Ve rahatsızlığımızın düzeyinde bir azalma olup olmadığına bakarız. Diyelim ki ilk tanımlarken sorunun şiddetine 7 demiştiniz 5'e düştü "eşimle dünkü tartışmanın kalan gerginliği" diye hatırlatıcı ifadeyi değiştirir ve bir tur daha tıplarız. Böylece 3-4 tur tıkladıktan sonra genellikle sorun ortadan kalkar.


5)Değerlendirme ve kalan uygulamaya devam etme.

Değerlendirme dediğimiz adımda 1. adımda 10 üzerinden ilk verdiğimiz rahatsızlık düzeyi notuna göre şu anda durum ne bunu değerlendiriyoruz. Yani diyelim ki ilk verdiğimiz not 7 idi şimdi 5'e mi düştü 0'a mı düştü değişmedi mi arttı mı ona bakıyoruz. Ve sonra ne yapacağımıza karar veriyoruz.

Rahatsızlık düzeyi 0'a düştüyse sorun çözüldü başardık. Rahatsızlık düzeyi biraz düştü ama tamamen 0 değilse henüz hatırlatıcı ifadeyi "kalan sorun" diye değiştirerek tamamen 0'a düşene kadar birkaç tur daha devam ediyoruz. Bunda da sorun yok.

Peki, rahatsızlık düzeyi değişmeden kaldı ise veya hatta arttı ise ne yapacağız?

Bu durumda acemi bir DÖY uygulayıcısı "işe yaramadı" diyip bırakabilir. Ancak usta bir DÖY biraz daha dedektiflik yapıp başkasının zorlanıp havlu attığı çeşitli durumlarda da biraz daha fazla dikkat ve çaba ile Başarılı sonuçlar alabilir.

Şimdi bu durumları daha detaylı inceleyelim:

Eğer rahatsızlık düzeyi aynı kaldı ise: Bağımlılıklar depresyon özgüven eksikliği gibi pek çok durumda Psikolojik Ters Akım geçmemiş olabilir. Bu da iyileşmeyi engeller. Bu durumda Hazırlık Aşamasını daha çok daha fazla vurgulayarak (mesela hazırlık ifadesini bağırarak tekrarlamak) ya da ifadeyi değiştirip daha meseleyi 12'den vuran bir hale getirmek gibi yöntemler denenebilir.

Yeterince net tanımlanmış spesifik bir konuya odaklanmamışsınızdır. Bu durumda daha detaylı bir alt başlık seçin mümkünse olayı zihninizde kısa bir film gibi canlandırın ve belirli net bir olaya veya duruma özel olarak tıklayın. Eğer bu ikisi de işe yaramıyor gibi görünüyorsa ve sorununuz kronik (sürekli) bir sorunsa her gün düzenli olarak DÖY uygulamaya devam edin. Kısa sürede sonuçlar gözlenemez olsa da 3 ay veya daha uzun süre uygulamada bir şekilde faydasını görmeye başlayabilirsiniz.

Eğer rahatsızlık düzeyi arttı ise bu genellikle başta yüzeydeki bir sorunu ele aldığınızı onu çözdüğünüzü veya en azından kısmen rahatlattığınızı fakat bu sorunun bağlantılı olduğu daha derin bir sorunun ortaya çıktığının işaretidir. Uzun süre bastırılan duygular bir soğan gibi tabaka tabaka başka görünümler alabilir ve asıl merkezdeki soruna yaklaştıkça duygusal rahatsızlık geçici olarak artabilir.

Bu durumda da yöntemi uygulamaya devam edin. Bu tür durumlar genellikle daha derin ve çok yönlü sorunlarınızı çözmek için harika fırsatlardır. Sonuna kadar gittiğinizde hayatınız önemli bir alanda köklü bir değişim geçirebilir.

Eğer daha önce verdiğim talimatlarla bugün verdiğim bilgileri birlikte kullanırsanız biraz pratikle %80'in üzerinde Başarılara ulaşmanız hiç de zor değil! Elbette daha ince noktalar da var sizlere daha sonra da aktaracağım ama bu kadar bilgi de sizin için iyi bir başlangıç yapmaya yeterli.

Şimdi uygulama olarak kendi seçtiğiniz sorununuzla ilgili olarak Duygusal Özgürlük Yöntemleri'ni uygulayın ve küçük de olsa bir sorununuzu hemen şimdi çözün!

Büyük bir ihtimalle eğer yönergeleri doğru uyguladı iseniz en azından kısmi bir başarı kazandığınızı tahmin ediyorum.

Öte yandan bu aşamada kafanızda pek çok soru olacaktır. Biraz şaşırmış yöntemi yadırgamış olabilirsiniz. Bu çok doğal Duygusal Özgürlük Yöntemleri "tedavi/terapi" için kafamızda oluşmuş kalıplara genellikle sığmaz.

Örneğin:

DÖY istisnasız her soruna temelde aynı şekilde uygulanır. Bu bizim "farklı rahatsızlıklara farklı çareler" arama eğilimimizle çelişir. Bu da yaygın Tıp anlayışından kaynaklanır. İnsanı makine gibi gören Batı Tıbbı hangi parçada sorun varsa ona yönelik çalışır. Doğu Tıbbı vücuttaki enerji sistemi başta olmak üzere bütün bedeni etkileyen sistemler üzerinde çalışır. Bu bağlamda DÖY doğu tıbbına daha yakındır.

Başka yöntemlerle çözümü çok zor olan bazı sorunlar bazen DÖY ile çok kısa sürede çözülür. Bazen bu o kadar kolay olur ki insanlar buna inanamaz. Yıllar süren korkular kaygılar o kadar kolay ortadan kalktığında bunun DÖY dışında bir nedenle olduğunu düşünenler veya negatif duyguları tamamen ortadan kalkmasına rağmen bunu kabullenemeyenlere sık rastlanır. Buna Duygusal Özgürlük literatüründe "Doruk Etkisi" (Apex Effect) denir.

DÖY kolaylıkla öğrenilebilen kendi kendinize uygulayabileceğiniz basit yöntemlerdir. Batı kültürü karmaşıklığa işe yaramadığında bile değer veren bir kültürdür. Bir yöntem için Üniversite eğitimi hatta Master Doktora gerekmiyorsa o kadar da faydalı veya değerli olamayacağını düşünürüz... Oysa hayattaki en önemli ve en faydalı ve değerli şeyler genellikle en basit şeylerdir.

Benim size tavsiyem tüm bunları bir kenara bırakın. Duygusal Özgürlük Yöntemlerini hayatınızın bir parçası haline getirin. Her gün uygulayın. Her konuda uygulayın. Sadece "büyük sorunlarınıza" değil küçük sorunlarınıza da mesela trafikte sinirinizi bozan şoföre karşı duyduğunuz öfkeye de tıklayın. Sadece sorunlarınızı çözmek için değil daha iyiye ulaşmak yüksek performans göstermek hedeflerinizi gerçekleştirmek yeni ve olumlu alışkanlıklar edinmek olumlu kişi ve olayları kendinize çekmek için de DÖY kullanın.

Kısacası sizi hayatınızda kısıtlayan hayallerinizi gerçekleştirmenizi kendi potansiyelinizi bütünüyle ortaya koymanızı engelleyen her ne varsa onlara Duygusal Özgürlük Yöntemlerini uygulayın.

Günün Uygulama Önerisi:

Elinizde sınırsız imkân olsa elinizi attığınız her şeyi başaracağınızdan %100 emin olsanız tam olarak nasıl bir hayat yaratırdınız kendinize hayal edin. Sadece hayal etmekle kalmayın kâğıda dökün. Tamamen tatmin olana kadar durmayın. Sihirli bir kâğıda yazı yazdığınızı buraya yazdığınız her şeyin aynen gerçekleşeceğini yazmadığınız hiçbir şeyin de gerçekleşmeyeceğini düşünün.

Eğer bu uygulamayı içtenlikle yaparsanız belirli noktalarda dirençlerle karşılaşacaksınız. "Ben o kadar akıllı/güzel/özel/değerli bir insan değilim bunu yapamam" gibi. Bunları ayrı bir kâğıda not edin. Tüm bu sınırlayıcı duygu ve düşünceler sizi hayallerinizden alıkoyan engeller. Bunların üzerine Duygusal Özgürlük Yöntemleri ile gidin.

Engelleri ortadan kaldırdığınızda hedeflerinize ve hayallerinize çok daha kolay ulaşabiliyor olacaksınız!

Not: Bu uygulama önerisi bir günde bitecek gibi değil. Bir günde hayallerinizi yazmaya başlamanız ve en az bir "Ben yapamam çünkü..." diyen engeli DÖY ile aşmanız yeterli.

Ciddi bir kişisel gelişim çalışması yapmak için önerim bir kişisel gelişim kitabını alıp onu DÖY ile birlikte uygulamanız. Yani kitapta önerilenleri uygulamakta karşılaştığınız dirençlere karşı DÖY kullanıp bir kişisel gelişim kitabını %100 olarak uygulayabilmeniz.

Şu anda bunun için önereceğim kitap Brian Tracy'den Maksimum Başarı. Eğer hayatınızdaki sorun daha çok para ise Napoleon Hill'in Düşün ve Zengin Ol adlı kitabını insan ilişkileri için de Marshall Rosenberg'den Şiddetsiz İletişim adlı kitabı önerebilirim. Tamamı kitapevlerinde bulunuyor bu kitapların.

Elbette sizler de istediğiniz bir kitabı %100 uygulayıp hayatınızın bir parçası haline getirmek için DÖY ile birlikte uygulayabilirsiniz.

Eğer yakın zamanda oldukça popüler olan "The Secret" (Sır) gibi Evrensel Çekim Yasası'na vurgu yapan filmleri izlediyseniz ya da kitapları okuduysanız kendi duygusal enerji düzeyinizi yükseltmenin sürekli kendinizi iyi hissetmenin sizin hayatınıza iyi şeyleri çekeceğini duymuşsunuzdur.

Bu önemli ölçüde doğrudur. Herkes mutlu huzurlu etrafına pozitif enerji yayan insanlarla bir arada olmak ister. Sadece sosyal arkadaşlık anlamında değil aynı zamanda iş hayatında da pozitif bir insan olmak size pek çok kapıyı açabilir pek çok fırsatı size çekebilir.

Ancak Sır ve benzeri yayınlarda genellikle eksik kalan şeylerden birisi şudur: Eğer siz sürekli negatif bir duygu içinde olmaya alıştı iseniz enerji düzeyinizi nasıl yükselteceksiniz?

Bugün insanların büyük bir çoğunluğu sessiz bir ümitsizlik çaresizlik içinde yaşarlar. Dışarıya karşı mutlu memnun rahat rolü yapan pek çok insan yüzeydeki maske çıkarıldığında hayatın pek çok alanında kendi hayatına hâkim olamadığını çeşitli dış koşulların kurbanı olduğunu hisseder. Sevmediği işte "mecburen" çalışan sevmediği bir insanla "mecburen" ilişkisini sürdüren insanlar yazık ki günümüzde yaygındır hatta "normal"dir.

Bununla birlikte gelen çaresizlik zayıflık dış koşulların kurbanı olma ve yine bununla birlikte gelen depresyon (klinik anlamda kullanmıyorum genel olarak hayatından memnun olmama mutlu olmama duygusu olarak kullanıyorum) da günümüzde "normal" dir. Dahası bu negatif duygulara alıştığınızda bunlardan kurtulması da zordur.

İşte bu tür olumsuz duyguları sürekli tekrar etmekten kurtulmanın en kolay yollarından birisi şükretmektir.

Eğer özellikle "Benim hayatımda şükredecek ne var ki? Her şey kötüye gidiyor hiçbir şey benim istediğim gibi olmuyor" diye düşünüyorsanız en çok sizin şükretmeye ihtiyacınız var.

Eğer "o kadar da kötü değil idare ediyorum işte" diyorsanız siz de biraz daha ileri şükretme egzersizlerini kullanabilirsiniz.

Eskiden Sufizmle ilgili bir kitap okumuştum. O kitapta Sufi dervişlerin her gün şükrettiklerini ve şükretmeye şu iki ifadeyle başladıklarını söylüyordu:

"Tanrım bir gün daha yaşadığım için şükürler olsun.

"Tanrım bana şükretme bilgeliğini verdiğin için şükürler olsun."

Ben bu ifadelere kısa birer açıklama da ekliyorum:

"Tanrım bir gün daha yaşadığım için şükürler olsun. Yaşamın kendisi en büyük armağan"

"Tanrım bana şükretme bilgeliğini verdiğin için şükürler olsun. Böylece hayatımdaki olumlu şeylere odaklanıyorum ve daha olumlu şeyleri kendime çekiyorum."

Bu şekilde başladığım şükretme çalışmasına sağlığım için enerjim için bilgi ve becerilerim için beni seven ailem ve arkadaşlarım için sahip olduğum imkânlar için şükrederek devam ediyorum. Şöyle bir 25-30 farklı şey için şükrettiğimde kendimi kesinlikle daha iyi hissediyorum.

Sonra "ileri şükretme" dediğim uygulamalara başlıyorum.

Şu anda henüz gerçekleşmemiş hedef ve planlarım için şimdiden teşekkür ediyorum hem kendime başarabileceğime güvendiğim hem de Tanrı'nın beni desteklediğine inandığım için.

Şu anda yaşadığım sorunlar için şükrediyorum onlar içlerinde öğrenmem gereken dersleri taşıdığı için.

Tanrı'ya bana verdiği -ve vereceği- ilhamlar için şükrediyorum eninde sonunda en önemli şeyleri bu şekilde öğrendiğim için.

O olmadan hiçbir Başarıyı "tamamen tek başına" elde edemeyeceğim için.

Eğer bu sırada bana yeni bir ilham geldi ise onu unutmadan yazıyorum ve o konuda o gün küçücük de olsa bir adım atıyor harekete geçiyorum.

Sizin inançlarınızı bilmiyorum ama temel bir Tanrı inancınız olduğunu varsayıyorum.

Eğer Tanrı'ya inanmıyorsanız Tanrı yerine Evren Doğa Koruyucu Meleğiniz Yüksek Benliğiniz ya da her ne istiyorsanız onu koyabilirsiniz.

Peki bunlarla Duygusal Özgürlük Yöntemlerinin tıklamanın ne ilgisi var?

Şöyle bir ilgisi var böyle bir uygulamayı yaparken aynı zamanda tıplarsanız duygusal/zihinsel dirençleriniz azalır ve uygulamadan daha çok fayda görürsünüz.

Bu şekilde tıplarken Hazırlık İfadesi ve Hatırlatıcı ifade ile falan uğraşmayın. Sadece bir yandan tıplarken bir yandan şükredin. Tıkladığınız noktalara Karate Vuruşu noktasını da ilave edin.

Uygulama önerisi: Bir yandan tıplarken bir yandan şükredin. En az 25-30 farklı şeye şükretmeden durmayın. Şükretmeden önce ve sonrasında kendinizi nasıl hissettiğinizi günlüğünüze not edin.

Daha önce Duygusal Özgürlük Yöntemlerini uygularken iyi tanımlanmış net küçük alt başlıklar ile çalışmanın öneminden bahsetmiştim. Çoğu zaman bu hızlı ve belirgin ölçülebilir sonuçlar elde etmek için en iyi yöntemdir.

Bugün size spesifik olmanın yöntemlerinden birinden bahsedeceğim. Bu yöntemin adı hikâyeyi anlatmak.

Yöntem çok basit. Sizin için sarsıcı üzücü rahatsız edici olan olaylardan birini seçip başından sonuna anlatıyorsunuz. Eğer kafanızda 100 olay varsa hangisini seçeceğinizi düşünmeyin. İlk aklınıza gelen iyi bir başlangıç noktasıdır.

Daha sonra bu olayı yüksek sesle anlatıyorsunuz. Ve anlatırken duygusal rahatsızlığının yükseldiğini hissettiğiniz yerlerde bu alt başlıklara özel olarak birkaç tur tıklıyorsunuz ve bu şekilde olayı duygusal bir gerginlik olmadan baştan sona anlatana kadar devam ediyorsunuz.

Örneğin Ayşe adında bir kadının ciddi bir trafik kazası geçirdiğini ve bu deneyimin sarsıcı etkisinden ötürü daha sonra araba kullanmaktan hatta arabaya binmekten korktuğunu ve bana danıştığını varsayalım.

Burada bir tek sarsıcı olay olsa da bu birçok alt başlığı içeren bir olaydır. O nedenle basitçe "Bu araba kazasının yarattığı korku..." şeklinde bir ifade ile tıklamak (DÖY uygulamak) etkili olmayabilir.

Bu durumda daha Başarılı bir yöntem kazayı anlatırken korkuyu tetikleyen her alt başlığa ayrı ayrı tıklamak olabilir.

Bu tür bir durumda bana danışan kişi ile aramdaki diyalog şu şekilde gelişebilir:

Ö> Bana olayı tüm detayları ile anlat. Kaza nasıl oldu?

A> Şehirlerarası yolda arabamızla geceleyin tatilden dönüyorduk. Arabayı eşim kullanıyordu. Ben sağ koltuktaydım. Karşıdan gelen araç önündeki kamyonu aradaki mesafe azken sollamaya kalktı. Tam karşımda duran arabanın farları gözüme giriyordu...

Ö> Dur bir dakika... Bu farlar seni korkutan şeylerden biri mi?

A> Evet şimdi ne zaman gece karşıdan gelen bir arabanın farını görsem yine gelip bana çarpacakmış gibi geliyor...

Ö> O halde önce bu farların yarattığı korku için tıklayalım. "gözüme giren farlar" senin için bu korkuyu tetikleyen uygun bir hatırlatıcı ifade mi?

A> Evet.

Ö> Şu anda "gözüne giren farların sende yarattığı korku düzeyi 10 üzerinden kaç?

A> 8

Ö> O zaman önce bunun için tıklayalım. "gözüme giren farlar"...

A> Gözüme giren farlar... (bir tur tıplarız birlikte)

Ö> Şimdi kaç gözüne giren farların yarattığı korku düzeyi?

A> 4.

Ö> O halde şimdi bir tur daha tıklayalım "gözüme giren farlar" diye...

A> Gözüme giren farlar... (bir tur daha tıplarız)

Farların yarattığı korku 0'a düştükten sonra hikâyede korkuyu-kaygıyı tetikleyen bir sonraki alt başlığa geçeriz. Korna sesi şiddetli fren çarpışma anı vs gibi...

Sonunda tüm alt başlıklarda korku/kaygı düzeyi 0'a indiğinde korku geçmiş olur

İnsanların bazı sarsıcı deneyimleri o denli acı verici olabilir ki o olaya odaklanmaktan kaçınabilirler. Olayı zihinde canlandırmak onlar için aşırı bir duygusal gerginlik yaratabilir. Öyle ki olayı hatırladığında insanlar ağlayabilir veya korkudan veya öfkeden veya aşırı yoğun diğer negatif duygulardan konuşamaz duruma gelebilir.

Öte yandan Duygusal Özgürlük Yöntemleri için önemli enerji noktalarına tıplarken soruna odaklanmak da gerekli ve önemli bir şeydir.

O halde bu süreci olabildiğince acısız sancısız kılmak için ne yapabiliriz?

Bunun için Duygusal Özgürlük Yöntemleri'nde "sancısız sarsıntı" (tearless trauma) denilen bir yöntem var.Bu yöntemde sorunu zihinde net bir şekilde canlandırmadan önce bir adım daha ekliyoruz. Danışandan "şimdi olayı zihninde net bir şekilde canlandırmasını istemiyorum sadece eğer zihninde canlandırsaydın senin için ne kadar rahatsız edici olacağını tahmin etmeni ve buna 10 üzerinden bir not vermeni istiyorum" diyerek önce bu gerginlik için tıklıyoruz.

Bu adım konuya ilişkin gerginliği bir miktar hafifletiyor. Bu gerginlik düzeyi 0-3 gibi düşük bir düzeye ulaştığında gerçekten olayı net bir şekilde zihninde canlandırmasını isteyebiliriz danışandan. Ve ondan sonra normal tıklamaya devam edebiliriz.

Son bir uygulama önerisi:

Eğer sizin de geçmişinizde bu tür hatırlamaya bile tahammülünüzün olmadığı sarsıcı bir anınız varsa ve bu nedenle Duygusal Özgürlük Yöntemlerini uygulamaktan çekiniyorsanız bu yöntemi kendi kendinize uygulayın ve sonuçlarını görün.

Alternatif olarak eğer çevrenizde bu şekilde yardım edebileceğiniz tanıdıklarınız varsa sancısız sarsıntı yöntemini onlarla birlikte de uygulayabilirsiniz.

http://www.hls-cekimyasasi.com/p/eft-nedir-nasl-uygulanr_7144.html

Visitor Counter

Bugün28
Dün179
Bu Hafta461
Bu Ay3673
Tümü219379