Düşüncenin Coğrafyası

FaceBook  Twitter  

Yazan Halit Yıldırım

 

Giriş
Birkaç yıl önce, Çin’den gelen parlak bir öğrenci, sosyal psikoloji ve akıl yürütme meseleleri üzerine benimle birlikte çalışmaya başladı. Tanışmamızın başlarında bir gün bana şunları söyledi: “Biliyor musunuz, aramızdaki fark, benim dünyayı bir çember, sizinse bir çizgi olarak görmeniz.” Yüzümde belirmiş olacak o şaşkın ifadeden hiç etkilenmeden sözlerini biraz daha açtı. “Çinliler sürekli değişime inanırlar, ama her şeyin daha önceki bir duruma doğru hareket ettiğini düşünürler. Dikkatlerini çok geniş bir olaylar yelpazesine yöneltirler; şeyler arasındaki ilişkileri araştırırlar; ve bütünü anlamadan parçanın anlaşılamayacağını düşünürler. Batılılar ise daha basit, daha determinist bir dünyada yaşarlar; daha büyük resme bakmak yerine, dikkat çekici nesnelere veya insanlara odaklanırlar; ve nesnelerin davranışına hükmeden kuralları bildikleri için olayları denetleyebileceklerini düşünürler.”
Böylelikle sözünü ettiğim-ismi Kaiping Peng olan ve şu anda Berkeley’deki California Üniversitesi’nde ders veren-öğrencimi dikkatle dinlemeye karar verdim. Yetişkinlerin düşünme tarzında dikkate değer değişiklikler yapılabiliyorsa, insanlara doğuştan itibaren farklı düşünce alışkanlıklarının öğretilmesinin, düşünme kalıplarında çok büyük kültürel farklılıklar yaratması da mümkün görünüyordu.
Öğrencimin tesadüfen yaptığı yorum, benim kültürel psikolojiye duyduğum ilgi ve onun teşvik ettiği okuma programıyla birlikte, yeni bir araştırma sürecine girdim. Michigan Üniversitesi öğrencileriyle, daha sonra Pekin Üniversitesi, Kyoto Üniversitesi, Seul Ulusal Üniversitesi ve Çin Psikoloji Enstitüsü’ndeki meslektaşlarımla birlikte çalışarak, bir dizi karşılaştırmalı araştırmaya giriştim. Bu araştırmalar, Asya ve Avrupa düşünce süreçlerinin doğasında gerçekten de belirgin farklar olduğunu gösterdi. Deliller, psikologlar dışındaki bilim insanlarının savlarını destekledi ve bu savları, pek çok şaşırtıcı ve yeni zihinsel görüngelere (fenomenlere) kadar genişletti.
Bu araştırmalar, çok uzun bir zamandır eğitimcilerin, tarihçilerin, psikologların ve bilim felsefecilerinin aklını kurcalayan toplumsal ilişkiler ve düşünceyle ilgili pek çok soruyu yanıtlamamızı sağlıyor. Bilmeceler ve yeni gözlemler pek çok farklı alana yayılıyor. Örneğin:
Bilim ve Matematik-Kadim Çinliler neden Yunanlıların güçlü yanı olan geometride değil de, cebirde ve aritmetikte üstündü? Modern Asyalılar matematik ve bilimde üstünken, devrim yaratan bilimsel çalışmalarda neden Batılılardan daha az üretken?
Dikkat ve Algı-Doğu Asyalılar, olaylar arasındaki ilişkileri görmekte neden Batılılardan daha başarılı? Bir nesneyi çevresinden çözüp çıkarmak neden Doğu Asyalılara görece zor geliyor?
Nedensel Çıkarım-Batılılar nesnelerin, hatta insanların davranışı konusunda bağlamın etkisini göz ardı etmeye neden bu kadar eğilimli? Doğuluların “baştan beri bildiklerine” inanmalarını sağlayan “geriye bakma eğilimine” olan zaafının nedeni ne?
Bilginin Örgütlenmesi-Batılı çocuklar isimleri fiillerden çok daha hızlı öğrenirken, neden Doğulu çocuklar fiilleri isimlerden daha hızlı öğreniyor? Doğu Asyalılar nesneleri ve olayları birbirleriyle ilişkilerine göre gruplandırırken, Batılılar neden kategorileri yeğliyor?
Akıl Yürütme-Batılılar gündelik olaylar hakkında akıl yürütürken neden formel mantığı uygulama eğiliminde ve mantık konusundaki bu ısrarları neden zaman zaman hata yapmalarına yol açıyor? Doğulular görünüşte çelişkili önermeleri kullanmaya neden bu kadar meraklı ve bu merak kimi zaman gerçeğe ulaşmalarına nasıl yardımcı olabiliyor?

 

Tasım ve Tao
Bugün dünyada bir milyarı aşkın insan, antik Yunan’ın entelektüel mirasında hak iddia etmektedir. İki milyarı aşkın kişi de, kadim Çin düşünce geleneklerinin varisidir. Yunanlıların ve Çinlilerin 2500 yıl önceki felsefeleri ve başarıları, tıpkı toplumsal yapıları ve benlik anlayışları gibi çapıcı bir farklılık gösterir.
Antik Yunanlılar ve Eyleyenlik
Yunanlılar, diğer antik halkların tümünden, hatta günümüzde yeryüzündeki insanların çoğundan daha çarpıcı bir kişisel eyleyenlik-kendi yaşamlarından sorumlu oldukları ve tercih ettikleri şekilde yaşabilecekleri-anlayışına sahipti. Yunanlılar için mutluluğun tanımlarından biri, sahip oldukları gücü kısıtlamalardan arınmış bir yaşam süresince mükemmellik arayışında kullanabilmekti.
Yunanlıların kişisel eyleyenlik anlayışına, güçlü bir bireysel kimlik anlayışı eşlik ediyordu. Bireyciliği Yunanlıların mı, İbranilerin mi icat ettiği konusu tartışmalı olsa da, Yunalıların kendilerini ayırt edici nitelikleri ve amaçları olan benzersiz bireyler olarak gördükleri kuşku götürmez. En azından İ.Ö. 8. ya da 9. yüzyılda, Homeros döneminde durum böyleydi. Odysseia ve İliada’da gerek Tanrıların, gerek insanların tam olarak şekillenmiş ve bireyleşmiş kişilikleri vardır. Dahası, bireyler arasındaki farklılıklar, Yunan filozoflarının çok ilgisini çekmiştir.
Yunanistan’da istibdat yaygın değildi ve ortaya çıktığı zaman da, çoğu kez yerini ya oligarşilere ya da (İÖ beşinci yüzyıldan itibaren) demokrasilere bırakırdı.
Yunanlıların özgürlük ve bireysellik kadar çarpıcı bir başka özellikleri de, dünya hakkında duydukları meraktı. Aristoteles, insanoğlunun tek benzersiz tanımlayıcı niteliğinin merak duygusu olduğunu düşünüyordu. Aziz Luka, daha sonraki bir dönemin Atinalıları hakkında, “Zamanlarını sadece yeni bir şey söylemeye ya da dinlemeye harcarlar” demişti.
“Okul” (school) sözcüğü, “boş zaman” anlamına gelen schole diye bir Yunanca sözcükten türemiştir. Boş zaman, Yunanlılar için başka şeylerin yanı sıra, bilginin peşine düşme özgürlüğü anlamına geliyordu. Atinalı tüccarlar, meraklarını tatmin edebilsinler diye oğullarını okula göndermekten mutluluk duyuyorlardı.
Antik Çin ve Uyum
Antik Yunan için özel bir olay, tiyatro oyunlarına veya şiir okumalarına katılmak anlamına gelebilirken, aynı dönemin Çinlileri için özel bir olay, dost ve akrabaları ziyaret etme fırsatı olabiliyordu. Yunanlıların eyleyenlik anlayışının Çinlilerdeki karşılığı uyum idi.
Birey, Yunanlılarda olduğu gibi, toplumsal çevreye karşı benzersiz bir kimliği koruyan soyutlanmış bir bütün değildi. Çinliler, başkalarının ya da çevrenin denetiminden çok, özdenetim meseleleriyle ilgilenirlerdi. Onlara göre özdenetim, aile ve köydeki diğer kişilerle sürtüşmeyi en aza indirir ve devletin taleplerine itaat etmeyi kolaylaştırırdı. Mutluluk ideali, Yunanlılardaki gibi kendine özgü yetenekleri özgürce kullanmaya izin veren bir yaşam değil, uyumlu bir toplumsal ağ içinde paylaşılan yalın bir kırsal yaşamdı.
Çin’in ana ahlak sistemi olan Konfüçyüsçülük, temelde hükümdar ile uyruk, ebeveyn ile evlat, karı ile koca, ağabey ile kardeş ve iki dost arasındaki yükümlülüklerin incelikle işlenmesiydi.
Yunanlıların kişisel özgürlük anlayışının bu toplumda bir karşılığı yoktu. Çin’de bireysel haklar, kişinin dilediğini yapması anlamına gelmeyip, bir bütün olarak topluluğun sahip olduğu haklar arasındaki kendi “hisse”sinden oluşurdu.
Çinlilerin doğal dünyayı anlama yaklaşımı Yunanlılarınkinden, iki toplumun benlik anlayışları kadar farklıdır. Çinlilerin meraksızlığı, Çin uygarlığının teknolojik açıdan Yunan uygarlığının çok önüne geçtiği düşünülürse, özellikle ilginçtir.
Çinliler sulama sistemleri, mürekkep, porselen, mıknatıslı kumpas, dizgin, el arabası, derin sondaj, Pascal üçgeni, kanallara gölet kapakları kurma, baştan kıça yelkenli gemiler, su geçirmez bölmeler, kıç dümeni, kürekli tekne, nicel haritacılık, bağışıklık teknikleri, yıldızların astronomik gözlemleri, sismograflar ve akustiğin ilk veya bağımsız mucitleri olarak tanınırlar. Bu teknolojik başarıların birçoğu, Yunanlıların bu alanlarda tam anlamıyla sıfır olduğu bir dönemde gerçekleştirilmişti.
Ne ki, filozof Najime Nakamura’nin da işaret ettiği gibi, Çinlilerin ilerlemeleri, bilimsel kuram ya da incelemeye düşkünlüğü değil, pratik bir zekayı yansıtıyordu.
Yunanistan ve Çin’de Felsefe
Yunan ve Çin felsefeleri, kendilerine özgü toplumsal uygulamaları yansıtıyordu.
Yunanlılar, farklı çağlarda farklı yollardan da olsa, dünyanın temel doğasını anlamakla ilgileniyorlardı. İÖ 6. yüzyılın İyonya filozofları, kuramlarını duyusal gözlemler üzerine inşa ederken, yönsemelerinde alabildiğine deneyselci (ampirist) idiler. Aristoteles her ne kadar biçimlerin kesin gerçekliğini kabul etmese de, niteliklerin, nesnelerdeki somut cisimleşmelerinden ayrı bir gerçeklikleri olduğunu düşünüyordu. Ona göre anlamlı olan, sadece somut bir nesneden değil, soyut niteliklerden-katılık, beyazlık, vb.-söz etmek ve bu soyutlamalara ilişkin kuramlara sahip olmaktı.
Çinlilerin yaşam yönsemesi ise üç farklı felsefenin karışımıyla biçimlenmişti:
1. Taoculuk,
2. Konfüçyüsçülük ve,
3. Çok daha sonraları Budizm.
Bu felsefelerin her biri uyumu vurguluyor ve soyut spekülasyonu büyük ölçüde engellemeye çalışıyordu.
Yin (dişil, karanlık ve edilgin) ile yang (eril, aydınlık ve etkin) birbiriyle yer değiştirir. Aslına bakılırsa, yin ve yang ancak birbirleri sayesinde var olur ve dünyanın yin durumunda olması, yakında yang durumuna geçeceğinin kesin bir işaretidir.
Kişinin doğayla ve insan kardeşleriyle birlikte var olma “Yolu” anlamına gelen Tao işareti, beyaz ve siyah helezon şeklinde iki güçten oluşur. Fakat siyah helezon beyaz bir nokta, beyaz helezon da siyah bir nokta içerir ve “En gerçek yang, yin’in içindeki yang’dır.” Yin-yang ilkesi, birbirlerini tamamlayabilecek, bir diğerini anlaşılır kılabilecek veya birbirleriyle yer değiştirmelerini sağlayan koşulları yaratabilecek, zıt ama iç içe geçmiş güçler arasındaki ilişkinin ifadesidir.
Taoculuk, Çin’in şifa sanatlarının ardındaki felsefenin büyük bölümünün kaynağıdır. Fizyoloji, ayrıca sihirler, iksirler ve afrodizyakların açıklamalarını da veren yin-yang ilkesi ve Beş unsur (toprak, ateş, su, maden ve tahta) ile simgesel bir düzeyde izah edilirdi.
İÖ 551-479 yılları arasında yaşamış olan Konfüçyüs, dini liderden çok, bir ahlak felsefecisiydi. Temel olarak insanlar arasındaki ilişkilerin nasıl olması gerektiğiyle ilgilenirdi; onun sisteminde bu ilişkiler hiyerarşikti ve ayrıntılarıyla kesin bir biçimde açıklanırdı.
• Konfüçyüsçülük sağduyu dini olarak da adlandırılır.
• Konfüçyüsçülük, Taoculukla pürüzsüzce kaynaşmıştır. Özellikle, bir yin-yang evreni kavramının ayrılmaz parçası olan insan yaşamındaki zıtlık ve değişimlerin derinden takdiri ile eşyayı bütün olarak görme ihtiyacı, Konfüçyüs felsefesinin de parçasıdır.
• Tao esinli tipik temalar, bir balıkçı, oduncu ya da ağacın altında oturan yalnız bir insanı içerir.
• Konfüçyüs esinli temalar ise, ortak etkinliklere katılan farklı yaşlardan birçok kişinin resimlerine ve aileye odaklanır.
• Her Çinlinin başarılıyken Konfüçyüsçü, başarısız olduğundaysa Taocu olduğuna dair bir atasözü vardır.
Budizm Çin’e, sözünü ettiğimiz klasik dönemden yüzlerce yıl sonra Hindistan’dan geldi. Çinliler, başta Çin felsefesinin eksik yönü olan epistemoloji, yani bilgi kuramı dahil olmak üzere, Budizmin kendilerine yakın yönlerini derhal özümsediler. Her üç yönseme de uyum, bütüncüllük ve neredeyse her şeyin diğer her şey üzerindeki karşılıklı etkisine ilişkin düşünceleri paylaşıyordu. Bu üç yönseme, Çin felsefesinin neden bireysel haklar kavramından yoksun olmakla kalmayıp, kimi zaman (en azından Budizmin etkilerinin hissedilmesinden sonra) bireysel akılların bir kabulü gibi göründüğünü açıklamaya da yardım eder. 12. yüzyıla mensup bir neo-Konfüçyüsçü, “Evren benim aklım, aklım da evrendir. On binlerce kuşak öncesinde ortaya çıkan bilgeler bu aklı paylaştılar, bu ilkeyi paylaştılar.”diye yazmıştı.
Bu üç yönsemenin ortak ilkesi olan bütüncüllük, her olayın diğer tüm olaylarla bağlantılı olduğunu ima ediyordu. Çinlilere göre, dünyanın doğasına ilişkin arka plan düzeni, onun ayrı ayrı nesnelerin toplamından çok, bir maddeler kütlesi olduğuydu.
Bir tahta parçasına bakan Çinli filozof, tek bir maddeden oluşan kesintisiz bir bütün ya da iç içe geçmiş çeşitli türden maddeler görürdü.
Yunan filozof ise, parçacıklardan oluşan bir nesne görürdü.
Dünyanın atomlardan mı, yoksa süreklilik gösteren maddelerden mi oluştuğu Yunanistan’da tartışılmış, ama Çin’de böyle bir soru hiçbir zaman sorulmamıştır. Çinlilere göre, dünya kesintisiz maddelerden oluşur..
Bilim felsefecisi Joseph Needham şu gözlemde bulunmuştur: “Onların evreni, içindeki şeyler arasındaki etkileşimlerin atomların çarpışmasıyla değil, etkilerin ışınımıyla gerçekleştiği kesintisiz bir ortam veya matristi.”
Bu anlamda Çin ve Yunan felsefeleri, her birinin kendi toplumsal yaşam ve benlik algılayışı kadar birbirinden farklıydı; felsefi farklılıklar ise pek çok bakımdan, toplumsal farklılıkları yansıtır.
• Yunanlılar bağımsızdı ve insanların gerçek olarak kabul edecekleri şeyi keşfetme çabasıyla, sözel çekişme ve tartışmaya girerlerdi.
• Çinlilerin toplumsal yaşamı ise, karşılıklı bağımlıydı ve düsturları özgürlük değil, uyumdu; Taoculara göre insanın doğayla uyumu, Konfüçyüsçülere göre de insanın öteki insanlarla uyumu.
• Yunanlı filozofun başkalarıyla her türlü ilişkiden bağımsız niteliklere sahip bir insanlar topluluğu gördüğü yerde, Çinli filozof birbirleriyle ilişkili bir aile görürdü.
Yunanistan ve Çin’de Bilim ve Matematik
Yunanlıların doğayı keşfi, bilimin icadını mümkün kılmıştır. Çin’in bilimi geliştirmekteki başarısızlığı, kısmen merak eksikliğine bağlanabilir, ama bir doğa kavramının olmayışı en azından bilimin gelişmesini durdurmuştur. Filozof Yu-lan Fung’un gözlemlediği gibi, doğanın çeşitli yönleriyle bir şekilde örtüşen, fakat onlarla özdeş olmayan zihinsel kavramların bulunduğuna ilişkin açık bir kabulün olmadığı bir yerde, “niçin” sorularının sorulması zordur.
Aristoteles, bir taşın yere düşmesini, “yerçekimi” özelliğine sahip olmasıyla açıklamıştı. Ama kuşkusuz, suya fırlatılan bir tahta parçası batmak yerine yüzer. Aristoteles bu görüngüyü de, tahtanın “hafiflik” özelliğine sahip olmasıyla açıklamıştı! Her iki durumda da odak noktası yalnızca nesnedir; nesnenin dışında bir gücün bu durumla ilgili olabileceği hiç dikkate alınmamıştır.
Oysa Çinliler, dünyayı sürekli olarak birbiriyle etkileşen maddelerden ibaret görüyorlardı; dolayısıyla dünyayı anlama girişimleri, tümel “alan”ın karmaşıklıklarına, yani bir bütün olarak bağlam ya da çevreye yönelmelerine yol açıyordu. Olayların daima bir güçler alanında gerçekleştiği kavramı, Çinliler için tümüyle sezgisel bir bilgiydi. Bu nedenle Çinliler, Galileo’nun formüle etmesinden iki bin yıl önce “uzaktan eylem” ilkesinin farkında gibiydiler. Örneğin, manyetizma ve akustik rezonans hakkında bilgileri vardı ve gelgitlerle ayın hareketinin yol açtığına inanıyorlardı; bu ise Galileo’nun bile gözünden kaçmış bir olguydu.

Eskiden olduğu gibi günümüzde de, pek çok Doğu Asyalıya göre, bedenin her parçası neredeyse diğer her parçasıyla ilişki halindedir. İç bağlantılardan oluşan bu muazzam ağ hakkında bir fikir edinebilmek için, günümüzde bir akupunkturcunun kulağın yüzeyi ile deri ve iskelet arasındaki ilişkilere dair görüşüne bir göz atmak yeter.
Bedenin kötü çalışan veya hastalıklı kısmını, bedenin öteki parçalarıyla ilişkilerini göz önüne almaksızın çıkarıp atmanın yararlı olabileceği, Çinliler için düşünülemeyecek kadar yalınkat bir görüştür. Oysa cerrahi, binlerce yıldır birçok farklı Batılı toplumda hep uygulana gelmiştir.
Çinlilerin karmaşık, iç bağlantılı bir alandaki ilişkilere odaklanma eğilimi, Doğu’da hala devam eden feng şui uygulamasında kendini gösterir. Bina inşa etmek isteyenlerin bir feng şui ustasına başvurması şarttır. Bu usta yükselti, genelde rüzgarın nereden estiği, pusula doğrultusu, çeşitli su kaynaklarına olan yakınlığı gibi, görünüşte sınırsız sayıda etkeni hesaba katarak, yapının nereye yerleştirileceği konusunda tavsiye verir.
Çinlilerin, her şeyin temelde birbiriyle ilintili olduğuna dair inançları, nesnelerin bağlam tarafından değiştirildiğini açıkça anlamalarını sağlamıştı. Bu nedenle, nesneleri kesin bir biçimde sınıflandırma girişimi olayları anlamakta hiç de yararlı görünmüyordu onlara.
Tasımlar da dahil olmak üzere mantığın temel kurallarını Aristoteles ortaya koymuştur. Mecliste ve Agorada kötü tartışmalar dinlemekten nefret ettiği için mantığı icat ettiği söylenir! Mantık, ifadeleri anlamından soymak ve sadece formel yapılarını sağlam bırakmak yoluyla uygulanır. Bu da, bir argümanın geçerli olup olmadığını anlamayı kolaylaştırır. Çinli filozof Mo-Tzu, İÖ 5. yüzyılda mantıklı düşünce yönünde ciddi adımlar attı, ama sistemini asla formülleştirmediğinden, mantık Çin’de erken yaşta öldü. Kısa süren o ara dönem dışında, Çinliler yalnız mantıktan değil, bir çelişki ilkesinden bile yoksun kaldılar.
Yunanlılar matematikte temel argümanlarla derinden ilgileniyorlardı. Öteki halkların formülleri varken, bir tek Yunanlıların türetmeleri vardı. Öte yandan, Yunanlıların mantığa ve temel esaslara olan ilgisi, fırsatlar kadar engeller de yaratmış olabilir. Yunanlılar, hem cebirde hem de Araplarınki gibi bir hane sayı sisteminde gerekli olan sıfır kavramını asla geliştiremediler. Yunanlılar sıfırı göz önüne aldılar, ama bir çelişkiyi temsil ettiği gerekçesiyle yadsıdılar. Sıfır, olmayış demektir; olmayış ise olanaksızdır! Sonsuzluk ile sıfıra yaklaşan çok küçük sayıların yanı sıra, bir sıfır anlayışı da, en sonunda Doğu’dan ithal edilmek zorunda kalacaktı.
Çinliler mantık yerine bir çeşit diyalektik geliştirdiler. Çin diyalektiği tam tersine çelişkileri, nesneler veya olaylar arasındaki ilişkileri anlamak, görünürdeki tezatları aşmak ya da bütünlemek, hatta çatışan fakat öğretici bakış açılarını kucaklamak için kullanır.
Aklın Toplumsal Kökenleri
Bir zamanlar bir Çinli düşünüre, Doğu ile Batı’nın neden bu denli farklı düşünce alışkanlıkları geliştirdiğini sormuştum. Şakayla karışık, “Çünkü sizin Aristoteles’iniz var, bizimse Konfüçyüs’ümüz,” diye yanıtladı.
Antik Yunan ve Çin ekolojileri, iki farklı ekonomik, siyasal ve toplumsal düzenlemeye yol açacak kadar birbirinden farklıydı.
Ekoloji→Ekonomi ve Toplumsal Yapı. Esas olarak görece verimli ovalar, alçak dağlar ve ulaşıma açık ırmaklardan oluşan Çin ekolojisi tarımı elverişli hale getirmiş ve toplumun merkezi denetimini görece kolaylaştırmıştır. Tarımla uğraşan insanların birbirleriyle iyi geçinmeleri gerekir-birbirlerinden hoşlanmaları şart değildir-ama makul bir uyum içinde- bir arada yaşamalıdırlar. Bu, özellikle Güney Çin ve Japonya’ya özgü olan ve insanların toprağı birbiriyle uyum içinde işlemesini gerektiren pirinç tarımında geçerlidir.
Öte yandan, çoğunlukla denize uzanan dağlardan oluşan Yunanistan coğrafyası, avcılık, hayvancılık, balıkçılık ve ticarete (bir de, dürüst olmak gerekirse, korsanlığa) elverişlidir. Yerleşik tarım Yunanistan’a, Çin’den neredeyse iki bin yıl sonra gelmiş ve birçok bölgedeki gibi sadece yaşamını sürdürme aracı olmak yerine, çarçabuk ticarileşmiştir. Yunanistan’ın toprağı ve iklimi, şarap ve zeytinyağı üretimine elverişliydi ve İÖ 6. yüzyıla gelindiğinde, çiftçilerin birçoğu köylüden ziyade işadamı tanımına uyuyordu. Dolayısıyla Yunanlılar, Çinlilerden çok daha rahatça kendi başlarına hareket edebiliyorlardı.
Toplumsal Yapı ve toplumsal Uygulama→Dikkat ve Halk Metafiziği. Çinliler ekonomik, toplumsal ve siyasal yaşamlarında emsallerine ve yetkililere dikkat ederek yaşamak zorundaydılar. Ötekilerle ilişkileri, yaşamlarına hem kısıtlama getiriyor hem de başlıca fırsat kaynağını oluşturuyordu.
Bi iki toplumun halk metafiziği, doğrudan doğruya dikkat hedeflerinden doğmuş olabilir: Çinlilerde çevre ve alan, Yunanlılarda ise nesne. Her iki toplumun bilimsel metafiziği de, halk görüşlerinin bir yansımasından ibaret olsa gerek.
Toplumsal uygulamalar düşünme alışkanlıklarını doğrudan doğruya etkileyebilir. Hem diyalektik hem de mantık, toplumsal çatışmanın üstesinden gelmek üzere geliştirilmiş bilişsel gereçler olarak görülebilir. Toplumsal varoluşu uyuma dayalı olan bir halkın, çatışma veya tartışma geleneği geliştirmesini bekleyemeyiz. Tam tersine, bakış açılarında bir çatışma ile karşı karşıya geldiklerinde, çelişkiyi çözmeye, aşmaya veya bir “Orta Yol” bulmaya-kısacası, sorunlara diyalektik açıdan yaklaşmaya-yönelebilirler. Buna karşılık, tartışmakta özgür olan bir halkın, çelişmezlik ilkesi ve formel mantık da dahil olmak üzere, tartışmayı idare etmek için kurallar geliştirmeleri beklenebilir.
Batı, Ortaçağda başat olarak tarımla ilgilenirken, daha az bireyci oldu. Avrupa köylüsü, gündelik yaşamda karşılıklı bağımlılık veya özgürlük açısından, ya da akıl yürütmede rasyonalist yaklaşım bakımından, herhalde Çin köylüsünden çok da farklı değildi. Üstelik entelektüel ve kültürel başarı açısından, Avrupa tam anlamıyla geri kalmış bir durumdaydı.
Ancak ortaçağın sonlarına doğru Avrupa tarımındaki gelişmeler (en önemlisi de, karasabanı atın çekmesini mümkün kılan hamutun icadı), eski Yunan kent-devletlerine çok benzeyen yeni ticaret merkezlerinin doğmasını sağlayacak kadar servet fazlası yarattı.
15. yüzyıla gelindiğinde, Avrupa bin yıllık uyuşukluğundan sıyrılmış ve neredeyse her alanda-felsefe, matematik, sanat ve teknoloji-Çin’le rekabet etmeye başlamıştı. Dahası, Çin’de bilgiye bilgi adına hiçbir zaman büyük ilgi duyulmamıştır. Modern Çinli felsefeciler bile her zaman, kendi adına soyut kurumlaştırmadan çok, bilginin pragmatik uygulamasıyla ilgilenmişlerdir.
Modern Dünyada Düşüncenin Sonuçları
Toplumsal etkenler ile düşünce süreçleri arasındaki ilişkiye dair görüşüm eğer doğruysa-ve günümüzde Doğu ile Batı arasındaki toplumsal farklılıklar antik dönemdekilere benziyorsa-o zaman çağdaş Doğu Asyalılar ile Batılılar arasındaki bilişsel farklılıklara ilişkin bazı çarpıcı öngörülerde bulunabiliriz. Farklılıkların şu alanlarda ortaya çıkmasını bekleyebiliriz:
• Dikkat ve algılama modelleri; Doğuluların daha çok çevrelerine, Batılıların ise daha çok nesnelere dikkat etmesi ve Doğuluların olaylar arasındaki ilişkileri saptamaya Batılılardan daha yatkın olması
• Dünyanın bileşimine ilişkin temel varsayımlar; Doğuluların maddeyi görürken, Batılıların nesneleri görmesi
• Çevrenin denetlenebilirliğine ilişkin inançlar; Batılıların denetlenebilirliğe Doğululardan daha fazla inanması
• İstikrara karşı değişimle ilgili örtülü varsayımlar; Doğuluların değişim gördüğü yerde Batılıların istikrar görmesi
• Formel mantık kurallarının kullanımı; olayları anlamakta Batılıların Doğululara göre mantık kurallarını kullanmaya daha eğilimli olmaları
• Diyalektik yaklaşımların uygulanması; göze çarpan çelişkiyle karşılaştıklarında, Doğuluların Orta Yol’u aramaya, Batılıların ise bir inancın diğerine karşı doğruluğu konusunda diretmeye daha eğilimli olması.
Birlikte Yaşamaya Karşı Başına Buyruk Olma
Batılı Olmayan Benlik
Asyalıların, bireyselliğe karşı kültürel bir önyargıyı yansıtan bir deyişi vardır: “Dışarı fırlayan çivi geri çakılır.” Genelde, Doğu Asyalıların kişisel hedeflerle ya da kendi önemini abartmakla daha az ilgilendikleri varsayılır. Grup hedefleri ve eşgüdümlü eylem onlar için daha önemlidir. Uyumlu toplumsal ilişkilerin sürdürülmesi, kişisel başarıya ulaşmanın önüne geçme eğilimindedir. Başarı, kişisel bir liyakat nişanından çok, bir grup hedefi olarak peşinden koşulacak bir amaçtır.
Bireylere eşit muamele benimsenmediği gibi, mutlaka arzu edilir bir şey de değildir.
Doğu Asya’da ilişkiler açısından geçerli olan kurallar yerel ve özeldir, ayrıca bu kuralların evrensel olmaktan çok, rollere göre belirlendiği varsayılır.
Belirli bir yaşın üzerindeki Amerikalıların çoğu, Dick and Jane adlı okuma kitabını gayet iyi hatırlar. Dick ve Jane ile köpekleri Spot, hayli aktif bireycilerdi. 1930’lardaki eski bir baskının ilk sayfasında (bu okuma kitabı 1960’lara kadar yaygın bir biçimde kullanılıyordu), çimenlik bir alanda koşan küçük bir erkek çocuk resmi görülür. İlk cümleler şunlardır: “Bak, Dick koşuyor. Bak, Dick oynuyor. Bak, Dick koşuyor ve oynuyor.” Bu-Batılı zihniyete göre-çocuklar hakkında verilebilecek en doğal temel bilgidir. Oysa aynı dönemdeki Çince okumak kitabının ilk sayfasında, daha büyük bir erkek çocuğun omzuna binmiş küçük bir oğlan resmi yer alır. “Abi kardeşiyle ilgileniyor. Abi kardeşini seviyor. Kardeş abisini seviyor.” Bir çocuğun basılı sözle ilk karşılaşmasında bireysel eylemin değil, insanlar arasındaki ilişkilerin aktarılması önemli görülmüştür.
Bazı dilbilimsel olgular, Doğu ile Batı arasındaki sosyo-psikolojik uçuruma örnek oluşturur. Çince’de “bireycilik” terimini karşılayacak bir sözcük yoktur. En yakını, “bencillik” anlamına gelen sözcük olabilir.
“Bana kendinden söz et” cümlesi, apaçık bir soru gibi görünür, ama alacağınız yanıt, onu hangi toplumda sorduğunuza bağlıdır.
Kuzey Amerikalılar, kişilik özelliklerinden (“dost canlısıyım, çalışkanım”), rol kategorilerinden (“öğretmenim”, “mikroçip yapan bir şirkette çalışıyorum”) ve etkinliklerinden (“sık sık geziye çıkarım”) söz edecektir. Amerikalılar kendilerini bağlama göre tanımlamazlar.
Oysa Çinli, Japon ve Koreli benlik, bağlama son derece bağımlıdır (“İşimde ciddiyimdir”; “arkadaşlarımla eğlenmeyi severim”).
Japonlardan ve Amerikalılardan kendilerini ya belirli bağlamlarda, ya da belirli bir durumu belirtmeksizin tanımlamaları istenen bir araştırma, Japonların kendilerini belirli bir durumu-İşte, evde, arkadaşlarla, vb.-belirtmeksizin tanımlamakta zorlandıklarını ortaya koydu.
Sosyal psikologlar Heejung Kim ve Hazel Markus, Koreli ve Amerikalılardan, resimlenmiş bir dizi nesne arasından birini seçmelerini istediler. Amerikalılar en ender bulunan nesneyi, Koreliler ise en sıradan olanını seçtiler. Armağan olarak bir dolmakalem seçmeleri istendiğinde, Amerikalılar en az rastlanan rengi, Koreliler ise en sık rastlananı tercih ettiler.
Batılıların kendi özelliklerini kendilerinin ve başkalarının gözünde büyütme kaygısı Doğululara göre daha güçlüdür. Amerikalılar kendileri hakkında anında olumlu yorum yapmaya Japonlardan çok daha yatkındır.
Japon öğrencilere, hem başkalarıyla ilişkilerini geliştirebilmeleri hem de sorun çözmede beceri kazanmaları için nasıl özeleştiri yapacakları öğretilir. Özeleştiri aracılığıyla bu mükemmeliyetçilik tutumu ömür boyu sürer. Suşi yapan aşçıbaşılar ve matematik öğretmenleri, mesleklerinde on yılı geride bırakmadan ustalaşmış sayılmazlar. Aslına bakılırsa, Japon öğretmenler tüm meslek yaşamları boyunca meslektaşları tarafından gözlemlenir ve işlerinde daha iyi olmak için onlardan yardım alırlar. Bununla taban tabana zıt amerikan uygulaması ise, öğretmen okulu mezunlarını birkaç aylık bir eğitimden sonra sınıfa sokup başarılı mı olur, başarısız mı; varlığı bir öğrenci kuşağı için şans mıdır, şanssızlık mı diye bakmadan, kendi hallerine bırakmak şeklindedir.
Bağımsızlık/Karşılıklı Bağımlılık
Bağımsızlık veya karşılıklı bağımlılık eğitimi, kelimenin tam anlamıyla beşikten başlar. Amerikalı bebeklerin anne babalarından ayrı bir yatakta, hatta ayrı bir odada uyumalarına sıkça rastlanırken, bu durum Doğu Asyalı bebeklerde-hatta başka pek çok yerdeki bebeklerde de-ender görülür. Tam tersine, aynı yatakta uyumak çok daha yaygındır. Farklılıklar, uyanık geçen sürelerde daha da belirginleşir. Çinli bebeğin etrafında değişik kuşaklardan hayranlık dolu yetişkinler vardır (bu, “küçük imparatorlar” yaratan tek çocuk siyaseti başlamadan önceden de böyleydi). Japon bebek neredeyse her zaman annesiyle birliktedir. Anneyle yakın ilişki, görünüşe göre bazı Japonların sonsuza dek sürdürmeye niyetli olduğu bir durumdur.
Batılı çocuğun bağımsızlığı çoğu zaman oldukça açık bir biçimde yüreklendirilir. Batılı anne-babalar sürekli olarak çocuklarını işlerini kendi başlarına yapmaya zorlar ve onlardan kendi kararlarını vermelerini isterler. “Hemen yatmak mı istersin, yoksa önce biraz meyve mi yersin?” Asyalı anne-babalar ise, çocuk için uygun olanı en iyi kendilerinin bileceği varsayımıyla, çocukları adına karar verirler.
Bağımsız bir çocuk yaratmaya çalışan anne-babalar, böyle bir eğitimin, çocuklarının seçme özgürlüğünü tehdit eden her şeye ayak diremesine yol açacak kadar işe yaramasına şaşırmamalıdırlar.
Amerikalı anneler yürümeyi öğrenme çağındaki çocuklarıyla oyun oynarken genelde onlara nesneler hakkında sorular sorup bilgi verirler. Japon annelerin aynı yaştaki çocuklarıyla oynarken yönelttikleri sorular ise daha çok duygularla ilgilidir. Japon anneler duygularla ilgili sözcükleri özellikle çocukları yanlış davrandığı zaman kullanırlar: “Eğer annenin senin için pişirdiği yemeklerin hepsini bitirmezsen çiftçi amca çok üzülür.” “Bak, fırlattın diye oyuncak ağlıyor.” “Duvar ‘uf’ oldu.” Amerikalı anne-babaların genelde yaptığı gibi dikkati nesneler üzerinde yoğunlaştırmak, çocukları, bağımsız olarak hareket etmeleri beklenen bir dünyaya hazırlar.
Taka Masuda’yla ben, sualtı video sahnelerini Japon ve Amerikalı öğrencilere göstererek gördüklerini aktarmalarını istedik. Japon öğrencilerin söyledikleri, balıkların duygu ve dürtülerini Amerikalılardan daha iyi “gördüklerini” belli etti; örneğin, “Kırmızı balık kızgın olmalı, çünkü pulları zarar görmüş.”
Eğer bir çocuğun yüksek sesle şarkı söylemesi Amerikalı bir anne-babayı sinirlendiriyorsa, ona sesini kesmesini söyleyecektir. Burada bir belirsizlik yoktur. Asyalı bir anne-baba ise, “Ne güzel şarkı söylüyorsun,” diyecektir. Başlangıçta çocuk memnun olacak, ama çok geçmeden bu sözlerin başka bir anlama gelebileceğini kavrayarak sonuçta ya daha sessiz olmaya çalışacak, ya da şarkı söylemekten vazgeçecektir.
Batılılar-belki de özellikle Amerikalılar-Asyalıların niyetlerini okumakta zorlanabilirler, çünkü Asyalılar söylemek istediklerini dolaylı ve incelikli yoldan anlattıklarını varsayma eğilimindedir.
Bazı ülkelerde, kişinin çalıştığı şirketle ilişkisine ve oradaki iş arkadaşlarıyla bağlantısına ABD’dekinden çok daha yüksek bir değer verilir ve bu ilişkilerin az çok kalıcı olacağı farz edilir. Kültürler arasındaki bu farkı değerlendirmek için Hampden-Turner ile Trompenaars, katılımcılarından aşağıdaki beklentilerden birini seçmelerini istediler. Bir şirkette işe girmek için başvuruda bulunuyorsam,
(a) Ömrümün sonuna dek orada çalışacağımdan neredeyse eminim; veya
(b) Bu iş ilişkisinin süresinin sınırlı olacağından neredeyse eminim.
Amerikalı, Kanadalı, Avustralyalı, İngiliz ve Hollandalıların yüzde 90’ından fazlası sınırlı bir iş süresinin olası olduğunu düşündü. Bu düşünce, Japonların ancak yaklaşık yüzde 40’ı için geçerliydi (gerçi şirketlerde “küçülme”nin Japonya’ya bile girmesinin ardından, bu oran günümüzde kuşkusuz çok daha yüksek olurdu). Fransız, alman, İtalyan ve Belçikalıların tercihi yine orta düzeyde olmakla birlikte, Asyalılardan çok öteki Avrupalılarınkine yakındı.
Sorulardan biri, şirketteki çalışması son on beş yıldan beri mükemmel olmasına karşın, bir yıldır yetersiz kalan bir çalışan konusunda ne yapılması gerektiğine ilişkindir. Performansın düzelmesini beklemek için hiçbir neden yoksa, bu çalışanın,
(a) Yaşına ve önceki siciline bakılmaksızın, şu anki iş performansının azil kararına dayanak oluşturduğu gerekçesiyle işten çıkarılması mı gerekir, yoksa
(b) Şirketteki on beş yıllık çalışmasının göz ardı edilmesi yanlış mıdır? Şirketin sorumluluğu ömür boyu sürmek zorunda mıdır?
Amerikalı ve Kanadalıların yüzde 75’inden fazlası, çalışanın işten çıkarılması gerektiğini söyledi. Koreli ve Singapurluların yaklaşık yüzde 20’si, bu görüşe katıldı. Japon, Fransız, İtalyan ve Almanların yüzde 30’u ile İngiliz, Avustralyalı, Hollandalı ve Belçikalıların 40’ı da aynı görüşü paylaştı. (Bu soruya özgü olarak İngiliz ve Avustralyalıların kararı, Kuzey Amerikalılardan çok, kıta Avrupalılarınkine yakındı.)
Bu sonuçların da gösterdiği gibi, Batılıların evrensel olarak uygulanması gereken kurallara bağlılığı, bireyler ve şirketler arasındaki sözleşmelerin doğasına ilişkin anlayışlarını da etkilemektedir. Nitekim Batılı görüşe göre, bir sözleşme yapıldığı anda bağlayıcı hale gelir-anlaşmayı taraflardan biri açısından başlangıçtakinden çok daha az çekici hale getirebilecek koşulların hiçbir önemi yoktur. Karşılıklı bağımlı, yüksek bağlam kültürlerinden gelen insanlara göre ise, değişen koşullar anlaşmada değişiklikler yapmayı gerektirir.
Bağımsız ve karşılıklı bağımlı toplumlar arasındaki farkların iş dünyası açısından önemli bir anlamı da, reklamların belirli kültürlere mensup izleyiciler için değiştirilmesi gerektiğidir. Pazarlama uzmanları Sang-pil Han ile Sharon Shavitt, popüler haber dergileri ile kadın dergilerindeki Amerikan ve Kore reklamlarını analiz ettiler. Bulgularına göre,
Amerikan reklamları bireysel yarar ve tercihleri vurgularken (“Kalabalığın arasından sıyrılın”; “Keyifli bir yaşam sürün”),
Kore reklamları daha çok kolektif yarar ve tercihleri vurguluyordu (“İnsanları bir araya getirmenin yolunu biliyoruz”; “Gerçekten yürüyen iş ilişkilerini bizden öğrenin”).
Han ve Shavit, insanlara farklı reklam türlerini göstererek yaptıkları deneyde, bireyci reklamların Amerikalılarda, kolektivist olanlarınsa Koreliler üzerinde daha etkili olduğunu gördüler.
“Düşünce Batı’ya kayıyor,” deyişinin anlamı, uygarlık Bereketli Hilal’deki köklerinden Batı’ya doğru hareket ederken bireysellik, özgürlük, akılcılık ve evrenselcilik değerlerinin gitgide daha baskın ve belirgin olmasıdır. Babilliler, hukuk sistemini oluşturup evrenselleştirdiler. İsrailliler, bireysel farklılığın altını çizdiler. Yunanlılar, bireyselliğe daha da çok değer verdiler ve buna kişisel özgürlük, tartışma ruhu ile formel mantığa bağlılığı da eklediler. Romalılar, akılcı örgütlenme ile Çinlilerin teknolojik ilerleme alanındaki dehasını andıran bir yaklaşım getirdiler ve-bin yıllık bir boşluğun ardından-ardılları olan İtalyanlar bu değerleri yeniden keşfederek, Yunan ve Roma çağlarının başarılarının üzerine kendilerininkini inşa ettiler.
Almanya ile İsviçre’de başlayan ve Fransa ile Belçika’yı büyük ölçüde es geçen Protestan Reform dönemi, bütün bunların üzerine bireysel sorumluluğu ve çalışmanın kutsal bir etkinlik olarak tanımını ekledi. Reform, aileye ve öteki iç-gruplara olan bağlılığın zayıflamasıyla birlikte, dış-gruplara güven duyup onların üyeleriyle ilişkiye girmeye daha büyük bir isteklilik de getirdi. Bu değerler, eşitlikçi ideolojisi ABD’nin zeminini oluşturan Püritenler ve Presbiteryenler de dahil olmak üzere, İngiltere’nin Kalvinist alt kültürlerinde yoğunlaşmış durumdaydı.
Bir ülke ne kadar Batı’da yer alıyorsa, genelde bağımsız değerlere bağlılığı o kadar fazladır. Dahası, Avrupa kültürleri arasındaki bu farklar, ABD’deki ardıl alt kültürlerine de yansır; iktisatçı Thomas Sowell gibi akademisyenler tarafından göçmen kültür tarihlerinde belgelenmiş bir olgudur bu.
Genel bulgularımıza göre, araştırmalarımızda Amerikalı katılımcılar arasında en “Batılı” davranış kalıplarını gösterenler beyaz Protestanlardır ve Katoliklerin yanı sıra Afrika kökenli Amerikalılar ile İspanyol asıllıları da içeren azınlık grup üyelerinde, bir şekilde Doğulu kalıplara doğru bir kayma gözlenmektedir.
Her türlü önemli toplumsal davranış ve değer açısından, Doğu kültürleri arasında da büyük farklar vardır ve bunlardan bazıları bağımsızlık/karşılıklı bağımlılıkla ilintilidir.
Japonlar da itibara belki Çinliler kadar düşkündür, ama muhtemelen yakın aile ilişkileri daha gevşek, şirketle bağları ise daha sıkıdır. Japonlarla Çinliler arasında başka belirgin farklar da vardır. Sosyolog Robert Bellah, felsefeci Hajime Nakamura, psikolog Dora Dien, sosyal felsefeci Lin Yutang ve daha pek çok kişi, bu farklardan bazılarını ayrıntılarıyla ortaya koymuştur. Genel olarak toplumsal kısıtlamalar her iki toplumda da Batı’ya göre daha fazla olmakla birlikte, Çinlilerde öncelikle yetkililerden, Japonlardaysa çevreden gelir. Örneğin, Çin’de sınıfın denetimini öğretmen, Japonya’da ise öğrenciler sağlar.
Dora Dien, “Çinliler özel ikili ilişkileri vurgularken bireyselliği korumaya eğilimlidir, Japonlar ise genelde kendilerini grubun içine gömerler,” diye yazmıştır. Hem Çinlilerin hem de Japonların gündelik yaşamlarında sorun çıkarmamaya özen göstermeleri gerekse de, Çinliler bu zorunluluktan
Çatışma ve Müzakere Tarzları
Tartışma, çağdaş Asya’da neredeyse eski Çin’deki kadar ender görülür. Aslına bakılırsa, Batılıların sıklıkla başvurduğu muhakeme retoriği, Asya’da neredeyse hiç yoktur.
Kuzey Amerikalılar görüşlerini ifade etmeye ve doğrulamaya daha anaokullarındaki “göster ve anlat” derslerinde başlarlar. Buna karşılık, Asyalı yaşam tarzında pek fazla muhakeme veya görüş alışverişi yoktur. Bir Japon dostum, “hararetli tartışma” kavramının, grup uyumunu bozma tehlikesi nedeniyle Japonya’da var olmadığını söylemişti.
Kavgacı, retorik tarz Asya hukukunda da yer almaz. Asya’da hukuk, Batı’daki gibi büyük bölümüyle karşıtlar arasındaki savaşımdan ibaret değildir. Tartışan taraflar davalarını, amacı adalet dağıtmak değil-karşıt talepler arasında bir Orta Yol bulmaya çalışarak-husumeti azaltmak olan bir aracıya götürürler. Hukuki bir çekişmeye evrensel bir ilkeden yola çıkarak çözüm getirme girişimi yoktur. Tam tersine Asyalılar, Batılıların soyut, kitaba uygun adalet anlayışını katı ve duygusuz bulmaya yatkındırlar.
Bir grup olarak Doğu Asyalılar ile bir grup olarak Avrupa kültürüne mensup insanlar arasında çok çarpıcı sosyal-psikolojik farklar vardır.
• Doğu Asyalılar, ben’in daha büyük bir bütünün parçası olduğu karşılıklı bağımlı bir dünyada yaşarlar; Batılılar ise, ben’in bölünmez bir özgür eyleyen olduğu bir dünyada yaşarlar.
• Doğulular başarıya, ait oldukları gruplara faydalı olduğu için değer verirler; Batılılar başarıya kişisel liyakat nişanları olarak değer verirler.
• Doğulular uyum sağlamaya değer verir ve bunu başardıklarından emin olmak için özeleştiri yaparlar; Batılılar bireyselliğe değer verir ve iyi görünmek için çaba harcarlar.
• Doğulular öteki insanların duygularını çok daha iyi anlar ve kişiler arası uyumu kurmaya çalışırlar; Batılılar daha çok kendilerini anlamakla ilgilenirler ve adalet uğruna uyumu kurban etmeye hazırdırlar.
• Doğulular hiyerarşiyi ve grup denetimini kabul ederler; Batılılar eşitliği ve kişisel eylem alanını tercih ederler.
• Asyalılar çekişmeden ve tartışmadan uzak dururlar; Batılılar hukuktan siyasete ve bilime kadar her alanda muhakeme retoriğine iman ederler.
Bu genellemelerden hiçbiri iki grubun tüm üyeleri için geçerli değildir elbet. Her toplumda, kendilerininkinden çok farklı, öteki gruba daha yakın bireyler vardır; belli bir toplumdaki her bireyin, yaşamı boyunca-hatta bir gün içinde-bağımsızlık ve karşılıklı bağımlılık kutupları arasında gidip geldiği olur. Ancak, bireyler kadar toplumlar arasındaki ve kendi içlerindeki değişiklikler, Doğu Asyalılar ile Avrupa kültüründen insanlar arasında çok gerçek, ortalamada elle tutulur farklar bulunduğu olgusuna karşı bizi kör etmemelidir.
“Arkana Bak” mı, “Gözünü Toptan Ayırma” mı?
İnsanlar eğer dünyayı gerçekten toplumsal varoluşlarının dayattığı şekilde görüyorlarsa, o zaman çağdaş Doğu asyalıların da kadim Çin düşünürlerininki gibi bir tür bütüncül dünya görüşüne sahip olmasını ve çağdaş Avrupa kültüründen insanların, kadim Yunan düşünürlerine özgü analitik yaklaşımlar sergilemesini bekleyebiliriz.
“Bütüncüllük” e Karşı “Analiz”
Eski Çin filozofları dünyayı süreklilik gösteren maddelerden ibaret görürlerdi; eski Yunan filozofları ise dünyayı farklı nesnelerden ya da ayrı atomlardan oluşmuş olarak görme eğilimindeydi. Bir tahta parçası Çinlilere göre kesintisiz, yekpare bir malzeme, Yunanlılara göre ise paçacıklardan oluşmuş bir maddeydi.
Çağdaş Asyalılar da dünyayı kesintisiz maddelerden oluşmuş olarak görürken, çağdaş Batılıların nesneleri görmeye daha yatkın olduklarına ilişkin deliller bulunması dikkat çekicidir.
Asyalının bir mermer parçası gördüğü yerde, Batılı bir soyut heykel görüyor; Asyalının beton gördüğü yerde, Batılı bir duvar görüyor. Batılılar göze çarpan nesnelere ve onların niteliklerine odaklanan analitik bir görüşe sahipken, Doğuluların maddelerdeki sürekliliğe ve çevredeki ilişkilere odaklanan bütüncül bir görüşü olduğuna işaret eden-tarihsel, anlatısal ve sistematik bilimsel türden-daha pek çok delil var.
18. yüzyıl sonu ve 19. yüzyıl başından itibaren Batı, özelikle de Amerika, imalat ve ticaret dünyalarını atomlaştırmaya, yani modülarize etmeye başladı. Tüfekten mobilyaya kadar her şeyin üretimi, mümkün olduğunca standartlaştırılmış parçalara ve en basit şekilde yinelenebilir hareketlere bölünüyordu. Her alet, her unsur, işçinin her hareketi analiz ediliyor ve azami derecede verimli hale getiriliyordu. Bir zanaatkar tarafından yaratılması aylarca süren nesneler artık birkaç saatte üretilebiliyordu.
19. yüzyıl sonlarından başlayarak, perakende satış mağazaları modüler “zincirler” haline geldi. Ülkenin-ve sonuç olarak dünyanın-herhangi bir yerindeki bir Sears’e, elli yıl kadar sonra da bir McDonalds’a gidildiğinde, hepsinin raflarında aynı malları ya da aynı oturma yerlerini ve burgerleri görmek mümkündü.
Eski Çin’in bütüncüllüğü, doğal, hatta doğaüstü olaylar ile insani varoluşun birliği anlayışına kadar uzanıyordu. Yeryüzünde olup bitenler, doğada ve tanrısal kattaki olaylarla ahenk içindeydi. Aynı şey bugünün Doğu Asyalıları için de geçerlidir. Hem Çin’de ve doğu Asya’nın başka yerlerinde hala etkili olan Taoculuk, hem de Japonya’da hala önem taşıyan Şintoculuk, animizmin güçlü öğelerini korumaktadır: Hayvanların, bitkilerin, doğal nesnelerin, hatta insan eliyle yapılan şeylerin ruhu vardır.
Dünyayı Algılamak ve Denetlemek
Batılılar ile Asyalıların dünyayı gerçekten çok farklı biçimlerde deneyimlediklerine inanmak için geçerli nedenler vardır. Batılılar kendi yaşamöyküsel romanlarının baş kahramanlarıdır; Asyalılarsa varoluşlarına değinen filmlerin sadece figüranlarıdır.
Asyalıların kendi bakış açılarına öteki insanların yönsemesini de katarak olaylar hakkında daha bütüncül görüşe sahip oldukları, sosyal psikologlar Dov Cohen ve Alex Gunz tarafından yapılan bir araştırmayla da ortaya konuldu.
Denetim duygusunun Asyalılar açısından, Batılılardaki kadar önemli olmadığını gösteriyor. Asyalılar, Asya kökenli Amerikalılar ve Avrupa kökenli Amerikalılar üzerinde yapılan bir anket çalışması, yaşamını denetim altında tutma duygusunun Avrupalı Amerikalılarda zihinsel sağlıkla yakından ilişkilendirildiğini, ama Asyalılar ve Asya kökenli Amerikalılarda bu bağın o kadar da güçlü olmadığını ortaya koydu. Ayrıca, etrafta denetimin sağlanmasına yardımcı olabilecek başka insanların bulunması, Asyalıları Amerikalılardan daha fazla mutlu ediyordu; ve Batılılar dolaysız, kişisel denetimin kendileri açısından çok önemli olduğuna inanırken, asyalıların yalnızca ötekilerle aynı gemide olurlarsa sonuçların kendileri açısından daha iyi olacağına inandıkları anlaşılıyordu.
“Birlikten kuvvet doğar” atasözü Batı kökenli olabilir, ama sosyal psikolog Susumu Yamuguchi ve meslektaşları, Japon üniversite öğrencilerinin bu düstura Amerikalı öğrencilerden daha sıkı sarıldıklarını gösterdiler.
Araştırmacılar, katılımcılarına belirli bir görevin yerine getirilmesinde “tatsız bir deneyimin”, yani acı bir sıvı içmenin etkilerini bulmakla ilgilendiklerini söylediler. Katılımcılar ya bir denetim koşuluna ya da tatsız deneyim koşuluna tabi olacaklardı. Hangi koşula tabi olacakları çekilecek kurayla belirlenecekti.
Deneyde gerçekten de iki koşul vardı, ama bunlardan biri “yalnız olma” diğeri de “grup” koşuluydu. Yalnız olan katılımcılara, torbadan dört kağıt çekecekleri, bunlardan her birinin üzerinde tek rakamlı bir sayı bulunacağı söylendi. Grup koşulunda ise tüm katılımcılar, (üyelerini aslında hiç görmedikleri) dört kişilik bir grup olduklarına ve her birinin torbadan bir kağıt çekeceğine inanıyorlardı. Her iki koşuldaki katılımcılara, dört kağıdın üzerideki sayıların toplamının, acı sıvıyı kimin içeceğini belirleyeceği açıklandı. Yamaguchi ve meslektaşları, katılımcılara, talihsizler arasında bulunmalarının ne kadar olası olduğunu sordular.
• Japonlar grup koşulunda tatsız deneyimden kurtulmanın daha yüksek bir olasılık olduğunu düşündüler.
• Amerikalı erkekler yalnızken kurtulmanın daha kolay olacağını düşündüler.
• Amerikalı kadınlar ise Japonlar gibi davranarak, bir grup içinde bulunduklarında kurtulma olasılığının daha yüksek olacağını düşündüler.
Bu durumda, Asyalıya göre dünya, kesintisiz maddelerden oluşan, parçalardan ziyade bütün olarak anlaşılabilen ve kişiselden çok kolektif denetime tabi, karmaşık bir yerdir. Batılıya göreyse dünya, bağlama çok fazla dikkat göstermeksizin anlaşılabilen farklı nesnelerden oluşan ve kişisel denetime son derece tabi, görece basit bir yerdir. Bunlar gerçekten de çok ayrı dünyalardır.
Gelgelelim, Batılıların dünyası kendilerinin sandığı kadar denetlenebilir nitelikte değildir.
Çok beğendiğim araştırmasında Langer, bir ofis binasında insanların yanına gidip, bir dolara bir piyango bileti almak isteyip istemeyeceklerini sordu. Evet yanıtı aldığında, ya kişinin eline bir piyango bileti verdi, ya da bilet koçanını uzatıp kendisinin seçmesini istedi. İki hafta sonra, bilet alan herkesin yanına giderek, pek çok kişinin bilet almak istediğini, fakat hiç kalmadığını söyledi. Acaba bileti kendisine geri satmak isterler miydi, eğer isterlerse, kaç paraya satarlardı? Bileti kendi eliyle verdiği kişiler yaklaşık iki dolardan satmaya razı olurken, seçmesine izin verilenler yaklaşık dokuz dolara geri verdi.
Öğrendiğimiz pek çok şeyden çıkarılacak sonuç, Asyalıların böyle denetim yanılsamalarına Batılılardan daha az maruz kalmalarının yanı sıra, her türlü denetim meselesiyle de daha az ilgilendikleridir.
Ji, Peng ve ben, eşdeğişimi saptama testi ile Çubuk ve Çerçeve Testi’nin yeni versiyonlarıyla bu kavramları sınadık.
Amacın, belirli bir nesnenin bilgisayar ekranını sağ tarafında belirmesi ihtimalini, başka bir nesnenin solda görünmesini dikkate alarak saptamak olduğu eşdeğişimi saptama görevinde bir değişiklik yaparak, katılımcılara, bilgisayar ekranının solunda sunulacak nesne üzerinde denetim olanağı ve her demede, soldaki nesnenin görünmesi ile sağdaki nesnenin görünmesi arasındaki süreyi belirleme izni verdik. Amerikalılar, bu koşullar altında Çinliler kadar çok sayıda eşdeğişim buldular ve Çinliler kadar kararlarına güvendiler. Ayrıca, Amerikalılar gördükleri eşdeğişimin derecesi hakkında hayli isabetli yanıtlar verirken, Çinlilerin denetim sahibi oldukları denemelerde verdikleri yanıtlar, denetleyemedikleri durumlara göre daha isabetliydi.
İstikrar mı, Değişim mi?
Kadim Yunan filozofları şeylerin fazla değişmediğine, ya da gerçekten değişiyorsa bile, gelecekteki değişimin şu anki değişimle aynı yönde ve aynı hızda olacağına güçlü bir biçimde inanma eğilimdeydi. Aynısı, sıradan çağdaş Batılılar için de geçerlidir. Fakat tıpkı eski çağların Taocu ve Konfüçyüsçü filozofları gibi, çağımızın sıradan Doğuluları da şeylerin sürekli olarak değiştiğine inanırlar; ayrıca onlara göre belirli bir yöndeki hareket, gelecekte değişimlerin aynı yönde olacağına işaret etmekten uzak bir biçimde, olayların ters yönde gelişeceğinin belirtisi olabilir.
Değişim konusundaki bu farklı varsayımlar, dünyanın karmaşıklığına ilişkin farklı anlayışlardan kaynaklanıyor olabilir; zaten bu farklı anlayışlar da, çevrenin küçük bir parçasına dikkat göstermek ile büyük bir bölümüne dikkat etmek gibi iki farklı yaklaşımın sonucunda ortaya çıkmıştır. Eğer büyük bir bölümüne dikkat etmediğimiz için dünya basit bir yer gibi görünüyorsa, o zaman çok fazla değişim beklenmeyecektir.
Eğer değişim gerçekleşiyorsa, o zaman aynı yönde devam etmesinden başka bir şey beklemek için hiçbir neden yoktur. Fakat eğer dünya, bizim pek çok şeyi fark etmemiz nedeniyle son derece karmaşık bir yer olarak görülüyorsa, o zaman istikrar istisna, değişim ise kural olacaktır.
Thomas More’un 1516 tarihli siyasal denemesi, kusursuz hükümet biçimi üzerine spekülasyonlar içerir. More, kendi hayalindeki toplumu adlandırmak için “Ütopya” deyimini icat etmiştir. Ütopya, hem “hiçbir yer” hem de “iyi yer” anlamına gelen Yunanca bir kökten yapılan bir kelime oyunudur.
Tevrat ve İncil’deki Cennet Bahçesi’ne ilişkin fikirler ve Yeni Kudüs vaadine göre şekillendirilen Ütopyalar hariç tutulursa, Batılı Ütopyalar genelde beş belirgin niteliğe sahiptir ve beşi de onları, kusursuz dünyanın geçmişte var olduğu ve tek umudumuzun şu andaki düşkün durumumuzdan kurtulup o mükemmellik çağına geri dönmek için çabalamak olabileceği şeklindeki Konfüçyüs ve öteki erken dönem Çinli düşünürlerin inancından büyük ölçüde farklı kılar.
Batılı Ütopyalar’da;
*Onlara yönelik istikrarlı, az çok doğrusal bir ilerleme vardır;
*Bir kez ulaşıldığında, kalıcı bir sürekli duruma dönüşürler;
*Onlara kader veya ilahi müdahaleden çok, insan çabasıyla erişilir;
*Genellikle eşitlikçidirler;
*Genellikle insan doğasına ilişkin birkaç uç varsayıma dayanırlar.
Bu nitelikler birçok yönden, aşırı uçlar arasında Orta Yolu bulmaya eğilimli olan ve ilerlemeden çok, geri dönüşü benimseyen Doğulu aklın gelecek kavrayışının tam bir antitezidir.
Burada, eski İbranilerin bu açılardan Yunanlılardan çok Çinlilere yakın olduğunu belirtmek gerekiyor. Onların Ütopya’sı-Cennet Bahçesi-geçmişte kalmıştı ve en iyi ihtimalle ona yeniden kavuşmayı umut ediyorlardı. Değişimin doğasına ilişkin kavrayışları, Çinlilerinkine benziyordu; yaşamın yin ve yang’ı hakkında açık bir görüşe sahiptiler.
Demek ki Doğu Asyalılar, tıpkı kadim ataları gibi, dünyanın değişimle dolu olduğuna ve gidenin geri döneceğine inanıyorlar. Batılıların (ya da en azından Amerikalıların-bu noktada öteki Batılılara ilişkin verilere sahip değiliz) ise, her çıkışın bir inişi olması gerekmediğine inandıkları anlaşılıyor.
Çağdaş Batılılar ise kadim Yunanlılar gibi, dünyaya analitik, atomistik açıdan bakıyorlar; nesneleri farklı ve çevrelerinden ayrı olarak görüyorlar; olaylar bir şekilde hareket ediyorsa, bu hareketin doğrusal olduğunu düşünüyorlar; ve öyle olmadığı zamanlarda bile, olayların kendi denetimlerine tabi olduğunu hissediyorlar. Bu dünya görüşleri kavramsal açıdan farklı olmakla kalmıyor, dünya tam anlamıyla farklı şekillerde görülüyor.
Asyalılar büyük resmi görüyor ve nesneleri çevreleriyle ilişkisi içinde ele alıyorlar-o kadar ki, nesneleri çevrelerinden görsel olarak ayırmak onlara zor gelebiliyor. Batılılar ise alanı küçümserken nesnelere odaklanıyor ve çevrede, Asyalılara göre tam anlamıyla daha az nesne ve ilişki görüyorlar.
Bazı insanlar dünyaya geniş açılı merceklerden bakıp nesneleri bağlamları içinde görürken, diğerleri öncelikle nesneye ve onun özelliklerine odaklanıyorsa, bu iki insan türünün olayları oldukça farklı şekillerde açıklaması olası görünür. Geniş bir bakış açısına sahip kişiler, olayları karmaşık, birbiriyle ilintili bağlamsal etkenlerin sonucu olarak görme eğilimindeyken, görece dar bir odağa sahip insanlar, olayları temelde nesnelerin özellikleri açısından açıklamaya yatkın olabilirler.
“Kötü Tohum” mu, “Onu Kötü Yola Sokan Başkaları” mı?
1991’DE, Iowa Üniversitesi’nden Gang Lu adlı Çinli bir fizik öğrencisi bir ödül yarışmasını kaybetti. Kararın incelenmesi için yeniden başvurduysa da sonuç alamadı ve sonunda akademik bir görev elde etmeyi başaramadı. 31 Ekim’de, fizik bölümü binasına girdi ve önce danışmanını, temyiz başvurusunu inceleyen kişiyi, birkaç arkadaşını ve tesadüfen orada bulunanları, sonra da kendini vurdu.

Gang Lu’nun cinayetlerini işleyip intihar ettiği yıl, Michigan’ın Royal Oak kasabasında, Thomas Mcllvane adındaki Amerikalı bir posta memuru işini kaybetti. Kararın incelenmesi için sendikasına başvurduysa da sonuç alamadı; bu arada tam günlük başka bir iş bulma çabalarında da başarısız oldu. 14 Kasım’da, eskiden çalıştığı postaneye girdi ve önce şefini, başvurusunu inceleyen kişiyi ve birkaç iş arkadaşıyla tesadüfen orada bulunanları, sonra da kendini vurdu.
Morris ve Peng, Mcllvane’in işlediği toplu cinayetler konusunda New York Times ile World Journal’de çıkan haberler üzerinde aynı türden bir içerik analizi yaptılar. Çinli katil olayındakiyle tastamam aynı eğilimleri buldular.
Amerikalı muhabirler Mellvane’ın mizacına odaklanıyordu: Geçmişteki davranıştan çıkarılan tutum ve özellikler (“tekrar tekrar şiddet tehdidinde bulunmuştu”, “çok çabuk öfkeye kapılıyordu”, “savaş sanatlarına meraklıydı”, “zihinsel olarak dengesizdi”).
Çinli muhabirler ise Mellvane’i etkileyen durumsal etkenleri vurguluyordu (“silahlı adam yakın geçmişte işinden atılmıştı”, “postane şefi ona düşmanca davranıyordu”, “Bir süre önce Texas’ta işlenen bir toplu cinayet örneğinden etkilenmişti”).
Morris ve Peng, Amerikalı ve Çinli üniversite öğrencilerine cinayetlerle ilgili açıklamalarda bulunarak, gazete haberlerinden toparladıkları varsayılan kişisel nitelikler ve durumsal etkenleri, önem derecesine göre sıralamnalırını istediler. Amerikalı öğrenciler, gerek Amerikalının gerekse Çinlinin toplu katliamını açıklarken, daha çok caninin varsayılan yaratılış özelliklerinin altını çizdiler. Çinli öğrenciler ise her iki katliamdaki durumsal etkenleri vurguladılar.
Doğu’da ve Batı’da Nedensel Atıflar
İşyerinde bir Pazartesi sabahı rağbet gören etkinliklerden biri de, çay-kahve molasında toplanıp, maçın neden kazanıldığı ya da kaybedildiği hakkında tartışmaktır. İnsanların galibiyet ya da mağlubiyet için gösterdikleri nedenlerin Amerika ve Asya’da farklı olduğu anlaşılmaktadır. Örgütsel psikolog Fiona Lee ile meslektaşları, ABD ve Hong Kong’da spor yazarlarının, futbol antrenörleri ile oyuncuların yaptıkları nedensel atıflar hakkındaki yazılarını analiz ettiler.
Amerikalılar, sonuçları büyük ölçüde oyuncuların bireysel yeteneklerine bağlıyorlardı; “Çaylak Simpson on bir golle takımının baş oyuncusu, ama takımın asıl başarısı savunmasında yatıyor.”, “Geçen yıl finallerde en iyi savunma oyuncusu seçilen Bo Oshoniyi çok değerli bir kaleci...”
Hong Konglu sporcuların ve antrenörlerin atıfları ise, öteki takıma ve bağlama gönderme yapma eğilimi gösteriyordu: “Devre arasına bir gollük avantajla girdiğimiz için şanslıydık ve onları kalemizden uzak tutabileceğimizden hep emindim. Sanırım Güney Çin takımı, Çin’de dörtlü bir turnuvada oynadıktan sonra biraz yorgun düşmüştü.”
Asyalılar ile Batılılar arasındaki atıf farklılıkları, insan davranışlarına ilişkin açıklamalardan daha derinlere uzanır. Morris ve Peng, videoda gösterilen balıkların davranışlarını Çinlilerin dışsal etkenlere, Amerikalıların ise içsel etkenlere atfetme eğiliminde olduğunu gösterdiler.
Katılımcılara ayrıca kişiliğin şekillendirilebilirliğine ilişkin inançları hakkında da çeşitli sorular sorduk. Örneğin, kişiliği, insanın çok fazla değiştiremeyeceği bir yönü olarak düşünüp düşünmediklerini sorduk. Koreliler, Amerikalılara kıyasla, kişiliğin değişime daha açık olduğunu düşünüyorlardı.
Amerikalılar kişiliği görece sabit olarak, Asyalıların ise daha şekillendirilebilir nitelikte görmeleri pek de şaşırtıcı olmasa gerek. Bu durum, dünyayı büyük ölçüde durağan olarak gören uzun Batılı gelenek ve dünyayı sürekli değişim halinde gören uzun Doğulu gelenekle tutarlıdır.
1982’de, Kültür Devrimi’nin sonlarına doğru Çin’de bulunduğum sırada, otuz yıldır sancılı bir toplumsal ve ekonomik deneyime maruz kalmış olan bu toplum, hala biraz ruhsal çöküntü içinde ve kapalı bir kutu gibiydi. Kültürleri, o dönemde dile getiremediğim yönlerden Batı kültüründen çarpıcı ölçüde farklıydı ve hala öyle.
Watanabe, Japonya’da ikinci dil olarak İngilizce dersi veren Amerikalı bir öğretmenin şu sözlerini aktarır: “Japon öğrencilerin kompozisyonlarını anlamak Amerikalı öğretmenler için çok zordur, çünkü onlarda herhangi bir nedenselik göremeyiz ve (...) neden-sonuç ilişkisi ABD’de temel mantıktır.”
Batılılar, içinde yaşadıkları dünyanın daha az karmaşık olmasıyla tutarlı bir biçimde, dünyayı kavramakta Doğululara göre daha az etmenle yetinirler.
Choi ve meslektaşları, çok sayıda etmeni sonuçla ilgili görme eğiliminin, bireyin dünya hakkındaki bütüncül inançlarının derecesine bağlı olduğuna dair deliller de buldular. Katılımcılarından, olayların ne derece birbiriyle bağlantılı olduğunu gösteren bir “bütüncüllük” soruşturmasını yanıtlamalarını istediler. Bazı örnekler şöyleydi:
*Evrendeki her şey, bir biçimde başka her şeyle bağlantılıdır.
*Resmin bütününü göz önüne almaksızın parçaları anlamak olanaksızdır.
Choi ve meslektaşları, Korelilerin Amerikalılardan daha bütüncül inançlara sahip olduğunu bulguladılar. Ayrıca, ister Amerikalı olsun ister Koreli, birey ne kadar bütüncül bir ananca sahipse, belirli bir bilgi parçasının konuyla ilgisiz olabileceğini varsaymakta o kadar isteksiz oluyordu.
Geriye Bakarak Değerlendirmekten Kaçınma
Sovyetler Birliği’nin 1991’deki çöküşü, ister alaylı olsun ister profesyonel, çok sayıda tarihçiye, olduktan sonra kaçınılmaz değilmiş gibi görünen birkaç tarihsel olaydan biriydi.
Roma İmparatorluğu’nun çöküşü, Üçüncü Reich’ın yükselişi ve Amerikalıların Ay’a Ruslardan önce gitmeyi başarması, bunları tahmin edeceği hiç sanılmayan yorumcular tarafından, kaçınılmaz olarak değerlendirilegelmiştir.
Geçmişi “öngörmeye” çalışırken, genelde iki sorunla karşılaşırız:
1. En azından geriye bakıldığında, olayların başka türlü gelişemeyeceğinin belli olduğuna inanmak;
2. Aslında, olayların bu şekilde gelişeceğinin önceden kolayca görülebileceğini düşünmek.
Aristoteles’in fizik konusundaki önermelerinden çoğu kanıtlanabilir şekilde yanlış çıkmıştır. Ancak Aristoteles’in dünya hakkında sınanabilir önermeleri varken, Çinlilerin yoktu: Fizikte hangi ilkelerin doğru olduğunu Batılılar belirledi. Çinliler uzaktan etkileşim ilkesini anlamış olsalar bile, bunu kanıtlayacak bir yönteme sahip değildiler. Kanıtı getirenler, başlangıçta bu ilkeye inanmayan ve aslına bakılırsa tüm nesnelerin, tıpkı bilardo topları gibi, sadece başka bir nesneyle temasa geçtiği için hareket ettiğini saptamaya çalışan Batılı bilimciler oldu.
Batılıların bilimde gösterdikleri başarı ile nedensel analizde birtakım hatalar yapma eğilimlerinin kaynağı aynıdır.
Dünya İsimlerden mi Oluşur, Fiillerden mi?
Kadim Taocu filozof Chuang Tzu’ya göre, “(...) terim ve niteliklerin sınırlarının nasıl belirleneceği sorunu, kişiyi tümüyle yanlış yöne götürür. Bilginin sınıflandırılması veya sınırlandırılması, daha büyük bilgiyi parçalara böler.”
Tao Te Çing’de, kategorilere bel bağlamanın etkilerine ilişkin şu eleştirel görüşü buluruz:
Bu beş renk kişinin gözlerini kör eder
Bu beş ton kişinin kulaklarını sağır eder
Bu beş çeşni kişinin damak zevkini bozar
Kadim Çinlilerin aynı özellikleri paylaşan nesnelerin sınıflandırılmasına ilgi duymamaları, temel dünya düzenleriyle de tutarlıdır. Onlara göre dünya kesintisiz maddelerden oluşuyordu. Bu yüzden onlara anlamlı gelen, bir parça-bütün ikiliği (dikotomisi) idi. Ortak özelliklerini bulup nesneleri o temel üzerinde bir sınıfa yerleştirmek, en azından nesnelerin kendileri analiz birimi olmadığından, onlara pek de yararlı görünmemiş olsa gerek.
Li-jun Ji, zhiyong Zhang ve ben, resim yerine sözcükler kullanarak ABD’deki üniversite öğrencileri ile kıta Çin’i ve Tayvanlı üniversite öğrencilerini karşılaştırdığımızda da benzer sonuçlar elde ettik. Katılımcılara üç sözcükten oluşan diziler (örn. Panda, maymun, muz) sunduk ve üçü arasından birbiriyle en yakından bağlantılı iki sözcüğü göstermelerini istedik.
Amerikalı katılımcılar; ortak kategori üyeliği temelinde gruplandırma yapmaya belirgin bir eğilim gösterdiler: Panda ve maymun hayvan kategorisine girer. Çinli katılımcılar, tematik ilişkiler temelinde (örn. Maymun ve muz) gruplandırmayı tercih ettiler ve yanıtlarını ilişkiler açısından doğruladılar: Maymun muz yer.
Kategoriler isimlerle belirtilir. Küçük bir çocuk için isimleri öğrenmenin, fiilleri öğrenmekten daha kolay olduğu aşikar görünür. Gördüğünüz hayvanın bir “ayı” olduğunu öğrenmek için yapmanız gereken tek şey, onun ayırt edici özelliklerini-çok iri bir beden, büyük dişler ve pençeler, uzun tüylü bir post, yırtıcı bir görünüm-fark etmektir, böylece nesneyi etiketiyle birlikte belleğinizde saklayabilirsiniz. Bundan sonra etiket, aynı özellikler dizisine sahip herhangi bir başka nesnede kullanılmak üzere hazır olacaktır.
Öte yandan ilişkiler, üstü örtülü olarak ya da açıkça, bir fiili gerektirir. Bir geçişli fiilin anlamını öğrenmek, genelde iki nesnenin ve onları bir şekilde birbirine bağlayan bir eylem türünün farkına varmayı gerektirir. “Fırlatmak”, bir nesneyi havadan yeni bir yere yollamak için elinizi ve kolunuzu kullanmak anlamına gelir. Sadece eyleme dikkat çekmek, kimsenin neden bahsettiğinizi anlamasını sağlayamaz.
Görece belirsizlikleri nedeniyle, fiilleri anımsamak daha güçtür; bir konuşmacı başka biriyle iletişim kurduğunda ya da bir kişi başka birinin söylediklerini değişik sözcüklerle tekrar anlattığında, fiillerin anlamı isimlere göre daha çok değişme eğilimi gösterir, ve bir dilden diğerine çevrildiğinde fiilleri doğru tanımlamak, isimlere göre daha zordur.
Bilişsel psikolog Dedre Gentner, “Fiiller son derece reaktiftir; isimler ise atıl olma eğilimindedir,” der.
İsimlerle fiiller arasındaki bu farklar göz önüne alındığında, Gentner’in, çocukların isimleri fiillerden daha çabuk öğrendiğine ilişkin bulgusu pek şaşırtıcı sayılmaz. Aslına bakılırsa, yeni yürümeye başlayan çocukların isimleri öğrenme hızı günde iki kelimeye kadar çıkar. Bu, fiilleri öğrenme hızlarıyla karşılaştırıldığında, çok daha süratlidir.
Gelişim psikologları Anne Fernald ve Hiromi Morikawa, altı, on iki ya da on dokuz aylık bebekleri olan Japon ve Amerikalıların evlerine gittiler. Annelerden, oyun alanından oyuncakları kaldırmalarını istediler, sonra da yanlarında getirdikleri oyuncakları ortaya koydular-içi doldurulmuş bir köpek ve domuz, bir araba ve bir kamyon. Annelerden, bebekleriyle birlikte her zamanki gibi bu oyuncaklarla oynamalarını istediler. Annelerin en küçük bebeklerine karşı davranışlarında bile çok büyük farklar gözlemlediler. Amerikalı anneler nesne etiketlerini (“domuzcuk”, “köpekçik”) Japon annelerden iki kat fazla kullanıyordu; Japon anneler ise nezaket kurallarını öğreten toplumsal rutinlere (örneğin, empati ve selamlama) iki kat fazla başvuruyordu.
Amerikalı bir annenin bebeğiyle konuşması şöyle olabiliyordu: “Bu bir araba. Arabayı gördün mü? Sevdin mi? Ne güzel tekerlekleri var.”
Japon bir anne ise şöyle söylüyordu: “İşte! Bu bir düt düt. Onu sana veriyorum. Şimdi de sen bana ver. Evet! Teşekkür ederim.”
Amerikalı çocuklar, dünyanın genelde nesnelerle dolu bir yer olduğunu öğrenirken, Japon çocuklar, dünyanın genelde ilişkilerle ilgili olduğunu öğreniyorlar.
Mizaç, İstikrar ve Kategoriler
Dünya istikrarlı bir yerse, onu anlamak için kurallar geliştirmeye ve bu kuralların uygulanacağı kategorileri belirlemeye çalışmak yararlı olacaktır. Dünyayı anlamakta kullanılan kategorilerin birçoğu, nesnenin varsayılan niteliklerine gönderme yapar: Sertlik, beyazlık, iyilik, ürkeklik.
Doğulular da kuşkusuz bu tür kategorileri kullanır, ama onları belirli nesnelerden soyutlama eğilimini daha az gösterirler: Kadim Çin felsefesinde at beyazı ya da kar beyazı vardır, ama neredeyse her şeye uygulanabilecek soyut, ayrılabilir bir kavram olarak beyazlık yoktur. Batı geleneğinde, nesnelerin “karıştır ve eşleştir” türde soyut niteliklerden oluşan özleri vardır. Bu özler, bağlamdan bağımsız davranış hakkında güvenli kestirimlere olanak verir. Doğu geleneğinde ise nesnelerin, çevresel koşulları ve davranışı üretmek üzere etkileşimlerde bulunan somut özellikleri vardır. Soyut niteliklerin, belirli bir nesnenin özellikleri olmaları dışında bir gerçeklikleri varmış gibi tartışılmasına hiç ilgi gösterilmemiştir.
En önemlisi de, nesnelerin yaratılış özellikleri Doğululara göre mutlaka istikrarlı değildir. Batı’da, matematiği zayıf olan bir çocuğun matematik yeteneğinden yoksun, hatta belki “öğrenme özürlü” olduğu düşünülür. Doğu’da ise böyle bir çocuğun daha sıkı çalışması, ya da belki öğretmeninin daha fazla çalışması veya öğrenme ortamının değiştirilmesi gerektiği düşünülür.
Batılılar tarafından ısrarla üzerinde durulan “insan” ve “hayvan” ayrımının, evrim kavramının kabul edilmesini özellikle zorlaştırdığı öne sürülür. Çoğu Doğulu sistemde ruh, herhangi bir hayvan, hatta Tanrı biçimini alabilir. Evrim, Doğu’da asla çekişme yaratmamıştır, çünkü insanların bir varoluş zincirini en tepesinde oturduğu ve her nasılsa hayvanlığını yitirmiş olduğu varsayımı asla ortaya atılmamıştır.
İşi Yapan Dil mi?
Dil kullanımında Doğulular ile Batılılar arasındaki önemli farklar göz önüne alındığında, dünyayı fiiller/isimler açısından düzenleme eğilimindeki farklılıkları doğuranın tek başına dil olması mümkün müdür?
Doğu Asya dilleri son derece “bağlamsal” dır. Sözcükler (veya fonemler) tipik olarak çok anlamlıdır, bu yüzden anlaşılmaları cümlelerin bağlamını gerektirir.
İngilizce sözcükler ise görece ayırt edilebilir niteliktedir; buna ek olarak İngilizce konuşanlar sözcüklerin ve ifadelerin olabildiğince az bağlam gerektirmesini sağlamaya dikkat ederler.
Dilbilim antropologu Shirley Brice Heath, orta sınıf Amerikalı anne-babaların çocukları için kasıtlı olarak dili bağlamından olabildiğince arındırdıklarını göstermiştir. Anne-babalar sözcükleri fiille ilgili bağlamdan bağımsız olarak, ifadeleri ise durumsal bağlamdan bağımsız olarak anlaşılır kılmaya çalışırlar. Bir çocuğa bir köpek hakkında bir şey okurken, anne-baba ona bu hayvanın ne olduğunu (“Doğru, bir köpekçik”) ve kimin bir köpek sahibi olduğunu (“Evet, Heather’ın bir köpeği var”) sorabilir. Sözcük, doğal olarak ortaya çıkan bağlamından ayrılıp, benzer bir anlama sahip olduğu öteki bağlamlarla birleştirilir.
Bu dilleri kişiyi bağlamla değil, odaktaki nesnelerle ilgilenmeye zorlar. İngilizce “özneyi öne çıkaran” bir dildir. “It is raining (yağmur yağıyor)” cümlesinde bile bir özne bulunması gerekir. Japonca, Çince ve Korece ise tam tersine “konuyu öne çıkaran” dillerdir. Cümlelerin başında, ele alınan konuya göre doldurulması gereken bir konum vardır: “Bu yer, kayak yapmak iyidir.”
Batılılara göre, eylemi yapan ben’dir; Doğulular içinse eylem ötekilerle ahenk içinde girişilen, ya da bir güçler alanında hareket halindeki ben’in sonucu olan bir şeydir. Diller bu farklı eyleyenlik türünü içinde barındırır.
Dilin kullanımında, öteki grubun yaklaşımını duyduklarında hem Çince hem İngilizce konuşanları şaşırtan bir fark, birine bir daha çay isteyip istemediğini sormakla ilgilidir.
Çince’de, “Daha içer misin?” diye sorulur.
İngilizce’de ise “More tea (Daha çay)? diye sorulur.
Çince konuşanlara göre, içilmesinden bahsedilen şeyin çay olduğu aşikardır, bu yüzden çay demek gereksiz olacaktır. İngilizce konuşanlara göreyse, onunla birlikte yapılabilecek bir başka etkinlikten değil, çay içmekten söz edildiği aşikar olduğundan, içmeye gönderme yapmak tuhaf olacaktır.
Doğu Asyalılar, dünyayı daha çok ilişkiler açısından görürken, Batılıların dünyayı kategoriler içinde gruplandırabilecek durağan nesneler açısından görme eğiliminde olduklarına ilişkin yeterince delilimiz var.
Çocuk yetiştirme yöntemleri de hiç kuşkusuz bu çok farklı vizyonların üretilmesinde bir rol oynuyor. Doğu Asyalı çocuklar dikkatlerini ilişkilere, Batılı çocuklar ise nesnelere ve onların ait olduğu kategorilere yöneltiyorlar.
Dil, en azından dikkatin odaklanmasına yardımcı olmakta bir rol oynuyor, ama bu farklı yönelimlerin yaşam boyunca stabilize edilmesinde de muhtemelen bir rolü var. Ne ki, dilin yapısıyla ilgili, kategorilere karşı ilişkiler açısından betimlemeyi fiilen zorlayan hiçbir şey olmadığı anlaşılıyor.

“Ya O/Ya Bu” mu, “Hem O/Hem Bu” mu?
Michigan Üniversitesi ile Pekin Üniversitesi öğrencilerinden, gösterdiğimiz atasözlerini ne kadar beğendiklerini gösteren bir sıralama yapmalarını istediğimizde, Çinli öğrencilerin çelişkili, Amerikalıların ise çelişkisiz atasözlerini tercih ettiklerini gördük. Bu farkı atasözlerine aşinalığın yaratmadığından emin olmak için, Yahudi atasözlerini kullanarak bir çalışma yaptık. Benzer sonuçlar elde ettik:
Amerikalılar ile Çinliler çelişki içermeyen atasözlerine eşit derecede meraklıydı, ama Çinliler çelişki içerenleri Amerikalılardan daha çok beğeniyorlardı. (Burada yine Yakın Doğu ile Uzak Doğu gelenekleri arasında bir benzerlik bulguladık: Yahudi atasözleri, Çince’deki gibi çelişkiler barındırma eğilimi gösteriyordu.)
Çelişkiye yönelik bu tercih farklarının nedenleri derinlerde yatar. Doğu düşüncesinde, diyalektik diye adlandırılan, yani çelişkilere ve bunları çözmeye, aşmaya veya her ikisinde de gerçeği bulmaya odaklanan ve geçmişi kadim Çinlilere dek uzanan bir akıl yürütme üslubu vardır. Akıl yürütmekle ilgili katı ve hızlı kuralların kullanımına başvurmayan diyalektikçiliğe aykırı düşme tehlikesini göze alarak, Kaiping Peng’in dile getirmiş olduğu, akıl yürütmek açısından önem taşıyan üç ilkeyi betimleyebiliriz.
Değişim İlkesi. Doğulu düşünce geleneği, gerçekliğin durmaksızın değişen doğasını vurgular. Dünya durağan değil, dinamik ve değişken bir yerdir. Belli bir durumda olmak, sadece durumun değişmek üzere olduğunun işaretidir. Gerçeklik sürekli bir akış içinde olduğundan, gerçekliği yansıtan kavramlar da sabit ve nesnel olmaktan çok, akışkan ve özneldir.
Çelişme İlkesi. Dünya durmaksızın değiştiği için, sürekli olarak karşıtlıklar, çelişkiler ve anormallikler yaratılmaktadır. Eski ve yeni, iyi ve kötü, güçlü ve zayıf her şeyde mevcuttur. Aslına bakılırsa, karşıtlar birbirini tamamlar ve birbirini oluşturur. Taocular, etkin bir uyumda var olan her türlü açık çelişkinin, karşıt ama bağlantılı ve karşılıklı olarak birbirini denetleyen iki yönünü görürler. Taocu ekolün kurucusu Lao-tzu’nun dile getirdiği gibi: “Dünyadaki insanların tümü güzelliği güzellik olarak tanıdığında, çirkinliğin kabulü çıkar ortaya; tümü iyiyi iyi olarak tanıdığında, kötünün kabulü çıkar ortaya. Ve böylece, varlık ve yokluk birbirini üretir...”
İlişki İlkesi ya da Bütüncüllük. Değişim ve karşıtlığın bir sonucu olarak, hiçbir şey yalıtılmış ve bağımsız bir şekilde var olmaz; her şey çok sayıda farklı şeyle bağlantılıdır. Bir şeyi gerçekten tanımak için, onun tüm ilişkilerini bilmemiz gerekir, tıpkı bir ezgi içine gömülü ayrı ayrı notalar gibi.
Diyalektik akıl yürütmenin üç ilkesi birbiriyle ilintilidir. Değişim çelişki üretir, çelişki de değişime yol açar; sürekli değişim ve çelişki, tek parçayı diğer parçalar ve önceki hallerle ilişkilerini göz önüne almaksızın tartışmanın anlamsız olduğunu gösterir. Bu ilkeler aynı zamanda Doğu düşüncesinin bir başka önemli öğretisini de içinde barındırır; bu aşırı uçtaki önermeler arasından ısrarla Orta Yolu bulmaktır. Çelişkilerin yalnızca görünüşte var olduğu ve “A doğrudur, B de yanlış değildir”e inanmak gerektiği, güçlü bir varsayımdır. “Büyük bir hakikatin tam karşıtı da doğrudur,” şeklindeki Zen Budist özdeyişte bu tutum benimsenmiştir.
Ne ki Batılılar, Doğulu diyalektik ruhuyla doğrudan çatışan bazı mantıksal ilkelere bağlılıklarının gücünün pek farkında değildirler. Bu ilkelere, bir şeyi başka bir şey değil, kendisi olarak kabul eden özdeşlik yasası ile, bir önermenin hem doğru hem yanlış olamayacağını kabul eden çelişmezlik yasası da dahildir. Doğu’nun bu mantıksal ilkeler çifti üzerindeki ısrarı ile Doğu’nun diyalektik ruhu, en azından yüzeyde, birbiriyle doğrudan tezat halindedir.
Katılımcılara ayrıca, Tanrı’nın varlığına ilişkin iki argümandan hangisini (mantıksal olanı mı, bütüncül olanı mı) tercih ettiklerini sorduk.
“Mantıksal” argüman, kadim “kozmolojik” argümanın bir versiyonuydu.
• Var olan her şeyin bir nedeni olması gerekir.
• Dolayısıyla sonuçlardan nedenlere geçerken iki seçeneğimiz olmalıdır. Biri, hiçbir nihai neden olmaksızın (...) sonsuz bir silsilenin izini sürmektir; diğeri ise, sonunda, kaçınılmaz olarak var olan bir nihai nedene başvurmaktır.
• Fakat eğer sonsuz silsilenin bütünü, birlikte ele alındığında, herhangi bir şey tarafından belirlenmemiş veya ortaya çıkarılmamışsa, bu saçmadır.
• Dolayısıyla başvurmamız gereken varoluş nedenini kendi içinde taşıyan ve bariz bir çelişki olmaksızın, yokluğu düşünülemeyecek bir Varlık’tır.”
Tanrı’nın varlığına dair bütüncül, diyalektik argüman ise şöyleydi:
• İki kişi masanın üzerindeki fincana bakarken, birisini kulplu bir fincan, diğerininse eğer tam ters açıdan bakıyorsa kulpsuz bir fincan görmesi gibi (...) her ikisi de gerçeğin ancak bir parçasını görebilir.
• Nihai gerçek diye bir şey yok mudur? ...tüm farklı bakış açılarını bir araya getirmenin bir yolu olmalıdır.
• Böyle bir toplam ya da “bütün”, özel durumla ilgili tüm bakış açılarını kapsar, ama bir bütün olarak gerçeği açığa çıkarır. Bu olağanüstü “bütün”, hiçbir birey tarafından tek başına tasarlanamaz ya da bulunamaz.
• Dolayısıyla, zorunlu olarak var olan, her türlü özel varlığın üzerindeki üstün bir Varlık’a başvurmamız gerekir...
Amerikalıların çoğunluğu bizim uydurduğumuz “bütüncül” argümana karşı Tanrı’nın varlığına ilişkin “mantıksal” argümanı tercih ederken, Çinlilerin çoğunluğu bütüncül argümanı yeğledi.
Ya Düşüncenin Doğası Her Yerde Aynı Değilse?
Doğulular ile Batılıların oldukça farklı düşündüğü ve davrandığı pek çok yaşam alanı vardır ve bu farklar bütüncül düşünceye karşı analitik düşünce hakkındaki iddialarımız açısından gayet iyi anlaşılmış durumdadır.
Tıp.
Batı’da tıp, binlerce yıl önce yaygın olan analitik, nesneye yönelik ve müdahaleci yaklaşımlarını korumaktadır: önce rahatsız eden parçayı ya da salgıyı bul, sonra yok et ya da değiştir.
Doğu’da ise tıp çok daha bütüncüldür ve en azından modern çağlara kadar cerrahi ya da diğer cüretli müdahalelere eğilim göstermemiştir. Sağlık, bedendeki elverişli güçler arasındaki bir dengenin sonucudur; hastalık ise güçlerin karmaşık bir etkileşiminden doğar ve aynı derecede karmaşık, genellikle doğal, çoğunlukla da bitkisel çare ve önlemler yoluyla çözülmesi gerekir.
Hukuk.
ABD’de hukukçulara gerçekten çok sık başvurulur. Batı ülkelerinde bireyler arası çatışmaların önemli bir bölümü yasal yüzleşmelerle çözülürken,
Doğu’da genellikle aracılar yardımıyla çatışmanın üstesinden gelinir.
• Batı’da amaç, adalet ilkesinin tatminidir ve çatışma çözümünde tipik olarak ortada bir doğru, bir de yanlış bulunduğu ve bir kazanan, bir de kaybeden olacağı varsayılır.
• Doğu’da ise çatışma çözümünün amacı daha çok, düşmanlığı azaltmaktır ve muhtemel sonucun uzlaşma olacağı varsayılır.
• Batılılar amaçlarını kabul ettirmek için evrensel adalet ilkelerinden den vururlar ve yargıçlarla jüriler, aşağı yukarı benzer durumlarda herkes için geçerli olduğuna inandıkları kararları alma zorunluluğunu hissederler.
• Doğu’da ise tam tersine, esneklik ve davanın özel koşullarına büyük bir dikkat göstermesi, çatışmayı bilgece çözmenin esaslarıdır.
Tartışma.
Japon yönetim kurullarında karar süreçleri çatışma ve uyumsuzluktan kaçınmak üzere tasarlanmıştır. Toplantılarda liderin önceden sağladığı görüş birliğinin onaylanması dışında çok az şey halledilir. Japon yöneticiler öteki yöneticilerle aralarındaki çatışma ile sadece durumdan kaçınma yoluyla baş etme eğilimi gösterirken, Amerikalılar ikna etme girişimlerine Japonlardan çok daha yatkındır.
Bilim.
Doksanlı yıllarda ABD’de yaşayan bilim insanları Nobel Ödülleri’nin 44’ünü alırken, Japonya’nın bilime aktardığı fonlar ABD’nin tam yarısı olmasına karşın, Japonlar sadece bir Nobel Ödülü alabilmiştir. Bilime aktardığı fonlar Japonya’nın yarısı kadar olan Batı almanya’dan 5 Nobel ödüllü bilimci çıkmıştır. Bilime Almanya’dan bile daha az fon aktaran Fransa’nın ise 3 Nobel Ödüllü bilimcisi olmuştur. Meslektaş denetimi ve eleştiri, bu tür şeyler kabalık sayıldığı ve bilimsel meselelerle ilgili düşünceyi aydınlatmak ve geliştirmekteki rolleri yaygın bir kabul görmediği için Japonya’da çok enderdir.
Retorik.
Tartışmaya direnme yalnızca toplumsal ya da ideolojik bir direniş olmadığı gibi, sadece yayımlanan bilimsel makale sayısı gibi nicel sonuçlarla sınırlı da değildir. Bu isteksizlik, iletişimin ve retoriğin kendi doğasına kadar uzanır.
Sözleşmeler.
Batılı zihniyete göre, bir pazarlık bir kez sonuçlandırıldığında, artık değiştirilmemelidir; anlaşma anlaşmadır.
Doğululara göre ise anlaşmalar çoğu kez, gelecek için deneme kabilinden üzerinde anlaşılan kılavuzlardır. Bu karşıt görüşler çoğu kez Doğulularla Batılılar arasında çatışmaya yol açar.
Uluslararası İlişkiler.
Bir Çin savaş uçağının Amerikan casus uçağıyla çarpışması ve casus uçağın izinsiz olarak bir Çin adasına inmek zorunda kalması üzerine, Çin ile ABD arasında, farklı nedensellik anlayışlarından kaynaklanan uluslararası bir çatışma baş gösterdi. Çinliler casus uçağın mürettebatını esir alarak, ABD’nin olaydan ötürü özür dilemesini istedi. Kazaya savaş uçağı pilotunun ihtiyatsızlığının neden olduğunu ileri süren Amerikalılar özür dilemeyi reddetti.
Siyaset bilimci Peter Hays Gries ve sosyal psikolog Kaiping Peng’in gözlemlerine göre, Çinliler açısından, kazanın belli bir nedeni olduğunda ısrar etmek iflah olmaz derecede sınırlı bir perspektif göstergesiydi. Kazayla ilgili olarak, ABD’nin sonuçta Çin’i gözetliyor olmasını da içeren bir sürü görüşün yanı sıra, özel casus uçağı ile özel pilot uçağı arasındaki etkileşimin bir geçmişi, vb. vardı.
Doğuluların, ne denli kasıtsız ya da dolaylı olursa olsun, başkasına zarar veren herhangi bir eylem dolayısıyla ısrarla özür beklemelerinin (ve de Japon yöneticilerin, denetleyemedikleri işler sarpa sardığında istifaya hazır olmasının) ardında, nedenselliğin varsayılan belirsizliği yatıyor olabilir. En sonunda, Çin ile ABD bu kördüğümü çözmek için “üzüntü” formülü üzerinde anlaştılar, ama Gries ile Peng’in saptadığı farklı nedensellik anlayışının bu çatışmada oynadığı rolü, her iki taraftan birçok kişinin anlayamadığı söylenebilir.
İnsan Hakları.
Batılıların genelde bireyle devlet arasında tek bir uygun ilişki türü olduğuna inandıkları anlaşılıyor. Bireyler ayrı ayrı birimlerdir; birbirleriyle ve devletle belirli haklar, özgürlükler ve yükümlülükler çerçevesinde bir toplumsal sözleşme yaparlar.
Fakat Doğu Asyalılar da dahil çoğu halk, toplumları bireylerin toplamı olarak değil, moleküller ya da organizmalar olarak görür. Bu nedenle, bireye içkin haklar anlayışı ya çok azdır, ya da hiç yoktur. Çinlilere göre, haklarla ilgili herhangi bir kavram bütünü, toplumun bir-birçok değil, parça-bütün şeklinde kavranmasına dayalıdır. Bireyin ne kadar hakkı varsa, bunlar onun toplam haklar içindeki “hisse”sinden ibarettir.
Din.
Doğu dinlerinin tipik özelliği hoşgörü ve dinsel fikirlerin karşılıklı nüfuzudur. Kore’de ve Japonya’da (ve devrim öncesi Çin’de), kişi bir Konfüçyüsçü, bir Budist ve bir Hıristiyan olabilir. Doğu’da dinsel savaşlar görece ender olmuşken, Batı’da yüzyıllar boyunca süregelmiştir: Tektanrıcılık genellikle herkesin aynı Tanrı kavramına boyun eğmesinde ısrar eder. Yunanlıların bu konuda masum olduğu ileri sürülebilir (ne de olsa, onların pek çok tanrısı vardı ve herhangi bir bireyin hangisini tercih ettiğine pek aldırış etmezlerdi) ve belki bu doğrudur da.
Dinsel savaşa eğilimli olanlar İbrahimi dinlerdir. Öte yandan, Hıristiyanlığın, Tanrı’nın temel yönlerini belirleyen bir ilahiyata sahip olmayı gerekli bulan tek din olduğu; kategorileştirme ve soyutlama konusundaki bu ısrarın kökeninin Yunanlılara kadar uzanıyor olabileceği de öne sürülmüştür.
Döngüler ve yinelenmeler birçok Doğu dininin ayrılmaz bir parçası iken, Batı’da daha az yaygındır. Yeniden doğma, bazı Doğu dinlerinde yer alsa da, Batı dinlerinde enderdir. Birçok Doğu dininde (bir dereceye kadar Katoliklikte de) günah, kronik bir durum sayılır ve bağışlanabilir. Protestan geleneğinde ise günah, bağışlanması zor ya da kelimenin tam anlamıyla silinemez bir şeydir.
Hindistan’dan Batıya doğru gidildikçe, ölümden sonraki olası durumların sayısında-Hinduizm ve Budizmin neredeyse sonsuz reenkarnasyonlarından, Katolik Araf’ın çoklu düzeylerine ve cehennem çemberlerine, oradan da Kalvinizmin ikili olasılığına [Cennet/Cehennem] kadar-çarpıcı bir azalma olduğu söylenebilir.
İnsanlar Nasıl Düşünmeli?
Fakat ben, oluşmasına yardımcı olduğum bu görelilik yatağına yatmaya hevesli değilim. Tam tersine, Asyalı akıl yürütme kalıplarının Batılıların akıl yürütme hatalarından bazılarına çok değerli bir ışık tuttuğunu düşünüyorum ve Doğulu düşünceye bakmak için aynı aynayı tersine çevirmekte yarar olabileceğine inanıyorum.
Doğulu düşünce kalıplarıyla karşılaştırıldığında özellikle açıklığa kavuşan birkaç Batılı düşünce alışkanlığına odaklanmakla yetineceğim.
*Biçimcilik (formalizm). Batı düşüncesinin formel, mantıksal yaklaşımında müthiş bir güç vardır. Bilim ve matematik açıkça buna dayanır, ama ne kadar dayandığı tartışmaya açıktır. Francis Bacon, “Mantık faydasızdır; bilimi oluşturan yaratıcılıktır,” diye yazmıştı. Bertrand Russell da, 12. yüzyıl keşişlerinin tasımlarının kendileri kadar kısır olduğu görüşünü dile getirmişti. Russell’ın sorununun ana nedeni, biçim ve içerik ayrımı üzerinde diretmesiydi, böylece mantık ilkelerini sadece biçime uygulayarak akıl yürütülebiliyordu. Bu, batılılara özgü bir hastalıktır.
Felsefeci S.H. Liu’nun dediği gibi, “Çinliler biçimi içerikten ayıramayacak kadar rasyoneldir.”
Russell’la ilgili ikinci bir sorun, çoğu Batılı gibi onun da, diyalektikçiliğin “akıl yürütme şemaları” diye adlandırılabilecek yönünden büyük ölçüde yoksun olmasıydı. Batılıların biçimle içeriği birbirinden ayırma ve mantıksal yaklaşımlarda ısrarcı olma şeklindeki iki kötü alışkanlığı, çoğu kez birlikte devreye girerek bir sürü akademik saçmalık üretmektedir.
*İki Değerli Mantık. Önermelerin değerlendirilmesinde Batı’ya özgü ikili, “ya/ya da” yaklaşımı, pek çok Batılı düşünür tarafından esefle karşılanmıştır, ama sorunları Doğu’nun “hem/hem de” bakış açısından görmek daha kolaydır.
Örneğin, Batı’nın, bir davranışın bir dizi nedeni değil, bir nedeni olduğu konusundaki ısrarı, insanların davranışı hem içsel hem de dışsal değil, ya içsel ya da dışsal nedenli olarak görmelerine yol açmıştır. Yani bir kişi ya cömertlik yüzünden ya da öz çıkarını tatmin dürtüsüyle hareket edebilir, ama hem cömertlik hem de özçıkarımı tatmin nedeniyle değil. Adam Smith, ünlü kapitalizm savunmasında bu bakış açısından şöyle yazmıştı: “Bira yapımcısının, fırıncının ya da kasabın size, yani müşteriye yiyecek içecek sağlamasının nedeni sizi önemsemesi değil, kendini önemsemesidir.”
Politikacıların güdüleri hakkında Amerikalılara özgü bir sinisizm vardır ve bu, kişisel özgürlüklerin korunması açısından sağlıklı olabilse de, bazı yanlış değerlendirmelere yol açabilir. Lyndon Johnson da, Richard Nixon da, benim beğendiğim politikacılar arasında yer almaz; ama her ikisi de aslında ciddi bir oy kaybı yaratabileceğine inandıkları şeyleri yaptıkları sırada, toplumun büyük bir bölümü onların bu işleri siyasal kazanç uğruna yaptıklarını düşünüyordu.
Birçok kişi, Nixon’un Çin’e açılırken kişisel siyasal kazanç peşinde olduğunu düşünmüştü; oysa kendisi ve pek çok yardımcısı, aslında bunun aşırı ölçüde oy kaybettirici ek bir hamle olacağından korkuyordu.
*Temel Atıf Hatası. Sosyal psikolojinin en önemli ve en iyi kanıtlanmış görüngülerinden biri olan temel atıf hatası, yani başka bir insanın davranışlarının, kişilik özellikleri veya yeteneklerinin bir ürünü olduğunu varsayma ve önemli durumsal etkenleri hafife alma eğilimidir.
Eleştirmenler kimi zaman bu eğilimin bir hata olduğunu bile kabul etmezler. Fakat Doğu Asyalılar bazı durumlarda bu hataya Amerikalılardan daha az düşerler ve durum bir şekilde açıklığa kavuşturulduğunda, hatayı düzeltmeye daha hazırdırlar. Özellikle de Amerikalıların sadece öne çıkan nesneleri dikkate alıp bağlamları göz ardı etmeye yatkın olduğunu gösteren verilerin ışığında daha makul olan tutum, bu tür durumlarda Amerikalıların yanıldığını ve Asyalıların haklı olduğunu söylemektir.
*Çelişki. “Her iki tarafta da gerçeklik payı var” anlayışı, görünürdeki herhangi bir çelişkiyi anlamak için iyi bir çıkış noktası olarak kullanılabilir. Çoğu kez iyi bir bitiş noktası da olabilir. Bazen bir önerme gerçeğin tümünü veya büyük bölümünü barındırırken, diğerinde gerçeklik payı ya çok azdır ya da hiç yoktur.
Doğuluların, birbiriyle çelişen iki önermeden her birine itibar etmeye Amerikalılardan daha yatkın olduğunu; belirli bir önermeyi tek başına görmelerine kıyasla, daha makul bir önermeyle çeliştiğini gördüklerinde ilk önermeye daha çok inanma şeklinde ciddi bir hataya düşebildiklerini görmüştük. Bunun mantıksal bir zeminde savunulması neredeyse imkansızdır, ama rahatlıkla Orta Yolu bulmaya yönelik ısrarın bir sonucu olarak görülebilir.
*Tartışma ve Retorik. Tartışmanın gerçeği ortaya çıkarmak veya en azından yararlı olabilecek hipotezleri masada tutmak açısından verimli olduğuna ilişkin Batılı inancı ben de paylaşıyorum. Batılı tartışma tarzı ile onun teşvik ettiği zihinsel alışkanlıklar, toplumların açıklığı ve açık görüşlülüğü açısından önemlidir. Tartışma aynı zamanda, bilim ve matematiğin de ağırlıklı biçimde dayandığı standart hipotez-delil-sonuç retoriğiyle el ele yürür.
*Karmaşıklık. Batılı bir düşünür, “Evren çubuk kraker biçimindeyse, o zaman çubuk kraker biçimli hipotezlerimiz olmalıdır” demişti. Doğrudur, ama eğer çubuk kraker biçimli bir hipotezle işe başlarsak, evrenin çubuk kraker biçimli olması iyi olur, aksi takdirde biçiminin ne olduğunu anlama şansımız ortadan kalkar.
Öğretme ve Sınama
Amerikalılar, Asyalıların ve Asya kökenli Amerikalıların gerek Asya’da gerekse ABD’deki eğitsel başarılarını duymaya o kadar alışmışlardır ki, ABD’de yaşayan Japon işadamlarının çocuklarının Amerikan okullarında “öğrenme özürlü” olarak değerlendirilip geri çevrildiklerini duyunca şok geçirirler. Bu çocukların, Amerikalı çocuklardan-örneğin, tarih derslerinde-beklenen en temel düzeydeki nedensel analizi yapamamaları, bilişsel açıdan yetersiz oldukları inancına yol açmaktadır.
Nedensel analiz becerileri, Asyalıların zaman zaman Amerikalı eğitimciler tarafından yetersiz görüldüğü tek alan değildir. Analitik düşünme becerilerini öğrenmek ve kendi düşüncelerinin geçerliliğine ilişkin bilinçli düşünceyi zorlamak açısından münazara, önemli bir eğitsel araçtır.
Hiç kuşkusuz Doğu’da, konuşmaktan çok susmayı bilgiyle bir tutan uzun bir gelenek vardır. İÖ 6. yüzyıl bilgesi Lao-tzu’nun söylediği gibi, “Bilen kişi konuşmaz, konuşan kişi bilmez.” Kim, bu farkı, çalışmamızda analitik ve bütüncül düşünce arasında yapılan ayrım açısından açıklıyor. Dünyayı açıkça kategorize edilebilecek belirli niteliklere sahip sınırlı sayıda farklı nesneler ayıran analitik düşünce, sözel ifadeye elverişlidir.
Asyalı bilişin iki avantajı öne çıkıyor:
1. Asyalıların belirli bir sahne ya da bağlamda Batılılardan daha çok şey görmeleri;
2. Sorunlara bütüncül, diyalektik, Orta Yol yaklaşımları.
Geçen yüzyılda zeka testlerinin sorgulanmayan bir varsayımı, zekayı kültürel bakımdan adilce sınamanın mümkün olduğudur. Uzmanlar, kültürel eğilimlerin dil temelli zeka testlerine sızabileceği konusunda hemfikirdirler. Belirli bir kültürde bile farklı sosyoekonomik konumlardaki insanlar sözcüklerden farklı biçimde etkilendiğine göre, kültürler ve diller arasındaki karşılaştırmalar neredeyse anlamsızlaşmaktadır. Bununla birlikte, zeka sözcükler kullanılmaksızın sınandığında farklı kültürden insanları karşılaştırmanın makul olacağı konusunda görüş birliği vardır.

Psikolojinin Sonu mu, Zihniyetler Çatışması mı?
Pek çok alanda sosyal bilimciler, bugünlerde birbirinden çok farklı iki gelecek görüşünü tartışıyor.
Siyasal bilimci Francis Fukuyama’nın savunduğu görüş, dünyadaki siyasal ve ekonomik sistemlerin, sonuç olarak da değerlerin bir noktada buluşacağını varsayarken;
Siyasal bilimci Samuel Huntington’un savunduğu diğer görüş, farklılığın süreceğini öngörüyor.
Fukuyama “tarihin sonu”ndan söz ederken, kapitalizm ve demokrasinin kazandığını ve (Çinlilerin “Dilerim ilginç dönemlerde yaşarsın” bedduasında olduğu gibi) ufukta ilginç olaylara yol açabilecek hiçbir gücün bulunmadığını kastediyordu.
Huntington, Fukuyama’nın aynı noktaya yönelen toplumlar vizyonunu kabul etmek bir yana, Doğu Asya, İslam ve Batı’yı içeren belli başlı kültürel grupların değerlerinde ve dünya görüşlerindeki uzlaştırılamaz farklılıklar yüzünden birbiriyle çekişmeye kilitlenmesiyle, dünyanın bir “medeniyetler çatışması”nın eşiğinde olduğunu ilan etti: “Doğmakta olan etnik çekişme ve medeniyetler arası çatışma dünyasında, Batılıların kendi kültürlerinin evrenselliğine olan inançları üç sorundan mustariptir: Bu inanç yanlış, gayri ahlaki ve tehlikelidir.”
Batı’da Fukuyama’nın görüşlerini paylaşan pek çok kişi var. Bu inancı destekleyen pek çok yüzeysel delil var. Dünyanın her ülkesinde insanlar kot pantolon, tişört, Nike ayakkabı giyiyor, kola içiyor, amerikan müziği dinleyip Amerikan filmleri ve televizyonlarını izliyor. (Fransa bile son zamanlarda Amerikan kökenli TV programlarının oranını toplamda yüzde 25’e indirme gereğini duydu. Öte yandan, dil konusunda havlu atmak zorunda kaldılar ve ilköğretim gören Fransız çocukların tümü bundan böyle İngilizce de öğrenecek.)
Doğu’da çocukların sosyalleşmesinin Batılı kalıba doğru kaydığına ilişkin bazı deliller var. Harold Stevenson ve meslektaşları, Pekin’deki belirli bir ilkokuldaki çocukların annelerini 80’li yılların ortasından başlayarak on yılı aşkın bir süre izlemeye alarak, çocukları için ne istediklerini sordular. Araştırma başladığı sırada anneler, çocuklarının ilişki becerileri -başkalarıyla uyum içinde kaynaşma yetenekleri-ile ilgileniyordu. On yıl sonra ise çoğu, Batılı annelerle aynı şeylere ilgi duyar hale gelmişti: Çocuğum dünyada ilerlemesini sağlayacak becerilere ve bağımsızlığa sahip mi?
Huntington’a göre, dünya kültürlerinin Batı kültürlerinde özümleneceği varsayımı, miyopluk ve etnosantrizm ürünü olan bir yanılsamadır. Toplumlar arası farklılıklar, gelecekteki uluslararası çatışmaların geçmişteki gibi ekonomik ve siyasaldan çok, kültürel kökenli olmasına yol açacak kadar büyüktür.
İslam, Doğu (özellikle Çin) ve Batı’nın izlediği kültürel yollar ayrıdır ve Uzak Doğu ülkelerinin ekonomik kalkınması ile İslam nüfusunun büyümesi nedeniyle, Batı’nın görece nüfuzu zayıflayacaktır. Dünyanın demokrasi ya da serbest pazarlar için güvenli bir yer olacağı kesin değildir.
Bu görüşe destek veren deliller de vardır kuşkusuz.
Japonya yüz yıldan uzun bir süredir kapitalist bir ekonomiye sahip olmuştur ve kapitalizmin bağımsızlık, özgürlük ve akılcılık değerlerini geliştirmesi beklenebilir. Gene de, Japonya’nın pek çok toplumsal yönden pek az değiştiğine ilişkin sayısız işaret var ve biz, Japonlarla Batılıların dünyayı algılama ve dünya hakkında düşünme tarzları arasında büyük farklar olduğunu görüyoruz. Kapitalizmin kendisi de Japonların toplumsal değerleriyle uyuşacak şekilde değişime uğramıştır. Şirket sadakati ve ekip ruhu, danışmacı yönetim ve sektörler arası işbirliği, tümüyle Japonların toplumsal değerlerinden doğmuştur; pek çok kişi bunların II. Dünya Savaşı sonrası dönemde “Japon mucizesi” olarak tanımlanan ekonomik gelişmede büyük payı olduğunu savunmuştur.
Japonya, II. Dünya Savaşı’ndan kısa bir süre sonra demokratik bir yönetim biçimini benimsemiş, ama anayasası Amerikalılar tarafından yazılmıştır ve bu yönetimin demokrasiden çok oligarşiyi andırdığı söylenebilir.
Elbette Çin, bu noktada demokrasiye pek az ilgi gösteriyor. Çin’in kapitalizmi kucaklaması da bu noktada inandırıcı olmaktan uzak.
Kore, serbest piyasa uygulamalarına daha yürekten bağlı görünüyor, ama demokrasinin bu ülkede ancak beş yıllık bir geçmişi var. Her iki ülke de kuşkusuz bilişsel anlamda ağırlıklı bir biçimde Doğulu olmayı sürdürüyor.
Huntington’un gözlemlediği gibi, Batılılar, genelde modernleşmeyi-sanayileşmeyi, daha karmaşık bir meslek yapısını, artan refah ve toplumsal hareketliği, daha büyük oranda okur-yazarlığı ve kentleşmeyi-Batılılaşma ile karıştırırlar.
Oysa Japonların dışındaki toplumlar pek Batılı olmadan modernleşmiş durumdadır. Bunların arasında Singapur, Tayvan ve daha düşük bir ölçüde İran yer alır. Modernleşmenin getirebileceği tek şeyin daha fazla Batılılaşma olacağını varsayan herkesin, 2007’ye gelindiğinde internette kullanılan en yaygın dilin Çince olacağı ve bazı iktisatçıların birkaç yıl içinde dünya çapındaki uluslararası hava trafiğinin yarısı kadarının Pasifik Asya üzerinden gerçekleşeceği yolundaki tahminlerinin karşısında durup bir düşünmesi gerekiyor.
Bir Noktada Buluşma mı?
Dünyanın süregelen ayrılma yerine bir noktada buluşmaya doğru gidiyor olabileceğini, ama bunun sadece Batılılaşmaya değil, aynı zamanda Doğululaşmaya, toplumsal sistemler ve değerlerin bir karışımından oluşan yeni bilişsel biçimlere dayanan bir buluşma olacağını ileri süren üçüncü bir görüşün de göz önüne alınması gerekiyor.
Batı’nın Doğu’yu bazı yönlerden çekici bulduğuna dair işaretler elbette vardır. Dünyanın geri kalanı kola içip kot pantolon giyerken, Batılılar hızla kendi mutfaklarını Doğu mutfağıyla kaynaştırıyorlar. Kore halkının üçte biri Hıristiyan, ama Catskill Dağları’nda eskiden bir orta sınıf Yahudi müşteri kesimine hitap eden sayısız tatil beldesi hızla-ABD’de ana mezhep olan Protestanlıktan çok daha büyük bir süratle mümin kazanmakta olan-Budizm etüt merkezlerine dönüşüyor. Birçok Batılı tıp doktoru, bütüncül tıbbın genel kavramlarından bazılarını kabul ediyor, hatta baş ağrısından mide bulantısına kadar birçok rahatsızlık için modern Batılı tedaviler yerine eski Asya tedavilerini tavsiye ediyor.
Kapı komşusu sigortacı ya da çocuklarını toplayıp futbol maçına götüren anne gibi, birçoğu son derece sıradan olan milyonlarca Amerikalı, artık yoga ve tai çi yapıyor.
Sektörler artık bir bütün olarak, işveren-çalışan ilişkilerinin Japonların öncülük ettiği biçimlerini uyguluyor. Doğulular, eğitimde tartışmanın üzerinde durmayı öğrenirken, Batılılar, bir önermenin ya doğru ya da yanlış olmasını gerektirmeyen mantık sistemlerini kullanmayı deniyor.
Yirminci yüzyılın Nils Bohr gibi büyük fizikçileri, kuantum mekaniğinde gösterdikleri gelişmeyi Doğulu fikirlerin benimsenmesine atfetmişlerdi. Batılı primatologların şempanzeler için tek önemli ilişkinin anne-yavru ilişkisi olduğuna inandıkları bir dönemde, Japon primatologlar istikrarlı şempanze topluluklarında karmaşık iç ilişkiler görüyorlardı. Başlangıçta göz ardı edilen Japon görüşü, şimdi bu alanda evrensel bir kabul görüyor.
Eğer toplumsal uygulamalar, değerler, inançlar ve bilimsel temalar bir noktada buluşacaksa, o zaman düşünce süreçlerindeki farklılıkların da buharlaşmaya başlamasını bekleyebiliriz.
Hepimiz bazı bakımlarından kimi zaman daha Doğulu, kimi zaman da daha Batılı gibi davranıyoruz. Bu yüzden, karakteristik toplumsal uygulamalarda bir kaymanın, tipik algılama ve düşünce kalıplarında bir kaymaya yol açması beklenebilir.
Her birinin diğerine doğru hareket etmesi sayesinde de, bu ikisinin bir noktada buluşacağına inanıyorum. Doğu ile Batı, her iki bölgenin toplumsal ve bilişsel özelliklerinin temsil edildiği, ama dönüşüme uğratıldığı karma bir dünyaya katkıda bulunabilir-tıpkı bir güveçteki tek tek ayırt edilebilen, ama bütünü değiştirirken kendileri de değişmiş olan sebzeler gibi.
Bu güvencin her iki kültürün en iyi yönlerini içereceğini ümit etmek aşırı iyimserlik olmayabilir.

KAYNAKÇA
Düşüncenin Coğrafyası/THE GEOGRAPHY OF THOUGHT
Prof. Dr. Rıchard E. NISBETT (Varlık Yayınları, Sayı: 821/Birinci Basım: 2005)

Linkler

Ziyaretçi Sayacı

Bugün179
Dün294
Bu Hafta754
Bu Ay4985
Tümü11743
Ana Sayfa Yazilar Düşüncenin Coğrafyası